23 Mayıs 2019 Perşembe 03:40:39
» DODURGAMAN: CHP İMAMI, İSTANBUL, SERMAYE VE HDP

DODURGAMAN: CHP İMAMI, İSTANBUL, SERMAYE VE HDP

...
Paylas
http://www.bagimsizozgurmedya.com
DODURGAMAN:  CHP İMAMI, İSTANBUL, SERMAYE VE HDP
http://www.bagimsizozgurmedya.com/turkhaber.html
Siyaset - 03 Mayıs 2019, Cuma 15:18:59
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

 

Tarih yapraklarını 150 yıl kadar geriye saracağız…

1800’lerin sonunda Paris ve Londra’da bir araya gelen dönemin hakim güçleri ilk aşamasını tamamlamış olan kapitalizmin bir sonraki aşamaya geçebilmesi açısından "Mutlak Monarşi" yönetim sisteminin önlerini tıkadığı konusunda hem fikirdiler.

Zira kapitalizmin engellenemez üretim hızı ile birlikte gerek hammadde gerekse üretilen ürünlerin satışının yapılacağı yeni pazarlara ihtiyaç duyulmaktaydı.

Oysa mutlak monarşi ile yönetilen ülkelerin başında bulunan kral, sultan, padişah gibi unvanlara sahip yöneticileri kendilerine aynı zamanda dinsel bir "kutsaliyet" de atfederek ülkelerini aynı zamanda hanedan ailelerinin mülkü olarak görmekteydiler.

Hal böyle olunca bu kral, padişah, sultan vs "kendi mülkü olan" topraklara bir dış müdahale yapılarak operasyon yapılması imkansız hale gelmekteydi.

Bu hükümdarların kendi orduları olduğu için tehdit edilmesi mümkün olmazken, egemenliği altındaki coğrafyadaki her şeyin tek ve mutlak sahibi olmaları nedeni ile rüşvet yolu ile satın alınmaları da mümkün değildi.

Oysa kapitalizmin yeni hammadde sahalarına ve yeni satış pazarlarına ihtiyacı vardı ve buna "engel çıkarmayıp, tam tersine bunun önünü gönüllü biçimde açacak yönetsel bir sistem" bulunmalıydı.

İşte resmi tarih kitaplarında "Bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan veliaht prensi Franz Ferdinand’ı öldürmesi" ile başladığı anlatılan 1. Dünya Savaşı, tamamen "Dünya üzerindeki önemli hammadde ve alıcı pazar coğrafyalarına hakim olan monarşilerin tasfiyesi edilmesi" planı doğrultusunda çıkarılmıştır.

Ve sonuçta "Romanov, Hohenzollern, Habsburg ve Osmanoğlu" hanedanları ile birlikte monarşiler tasfiye olmuş bunun tek istinası ise "Planı Kuran Güç Odağı"nın tam ortasında bulunan İngiltere olmuştur.

Savaş sonrası, "Tek Bir Adamı Kontrol Ederek Tüm Bir Ülkenin Ķontrolü"nün gayet akıllıca bir yöntem olacağını düşünen uluslar arası sistem, otoriter faşist sistemlerin yükselişini siyasal ve finansal olarak kendi elleri ile desteklemiş, ancak Hitler ve Mussolini gibi çılgınlar elinde sistemin korkunç yan etkileri olacağını, 20 milyon insanın hayatını kaybedip kendisinin de uçurumun kıyısından döndüğü 2. Dünya Savaşı’ndan sonra idrak edince, bu kez "Demokratik Parlamenter Rejim" modelini geçerli siyasal sistem olarak siyasal sahneye sürmüştür.

Bu yolla çeşitli kurum, kuruluş ve ikili anlaşmalar ile kontrol altına alınan "hedef ülke siyasetçileri" sayesinde bu ülkelerin parlamentoları ve tabii buna paralel olarak hükümetleri kontrol altına alınarak istenilen her şeyin yapılabilmesi mümkün hale gelmiştir.

Ancak 1980’lere gelindiğinde bu da yeterli olmamış, ulus devletlerin milli özellikleri ve özellikle kendi gümrük duvarlarının varlığı, "Yeni Dünya Düzeni" adını verdikleri düzene uymayan "Küresel Sistem" egemenleri tarafından Üniter Devlet yapılarının da tasfiyesi ile önce küçük uydu devletlere, sonrasında ise nihai hedef olarak "ŞEHİR DEVLETLERİ"ne geçiş yapılacak yeni bir siyasal model üzerinde çalışmaya başlanılmıştır.

İşte ABD’de PROJECT DEMOCRACY olarak ortaya çıkan ve bütçesini ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan alan CIPE’nin dağıttığı paraların "hedef ülkeler"de kendi siyasal projelerine uygun STK/NGO’lar eli ile kullanılarak ülkelerin parçalandığı ve "devletçikler"e dönüştürüldüğü ve koordinatörlüğünü George SOROS’un yaptığı bu sistem ilk olarak Balkanlar’da denenmiş, Yugoslavya bu SOROS destekli STK’lar ile 7 küçük ülkeye bölünmüş, siyasi literatüre "BALKANİZASYON PROJESİ" olarak geçen bu operasyonun ardından, ardından Gürcistan ve Ukrayna’da yine bu SOROS tarafından beslenen NGO’lar eli ile Turuncu ve Kadife Devrimler ile "çok düşük maliyetler ile Yeni Dünya Düzeni’ne uygun" siyasal sistemler dizayn edilmiştir.

SOROS’un Yugoslavya operasyonunda kullandığı OTPOR ve Çekoslavakya’nın bölünmesi sürecinde araç olarak kullandığı Charter77 yapılanmaları Arap Baharı’nda da sahne alarak başta Mısır olmak üzere var olan sistemlerin yıkılıp, yeniden ve "Yeni Dünya Düzeni"ne uygun şekilde dizaynı için sahne almışlar, Arap Baharı'nı organize ve mobilize ederek, operasyonun "psikolojik harp bölümü"nü büyük bir ustalıkla uygulamışlardır.

Zaten Arap Baharı’ndan yıllar önce ABD Dışişleri Bakanı Condolleza Rice "Ortadoğu’da Türkiye dahil olmak üzere 22 ülkenin sınırı değişecek" diyerek yaşananların sinyalini çok önceden vermiştir.

İşte, Rice’ın o zaman dile getirdiği ve sonrasında Büyük Ortadoğu Projesi olarak "ete kemiğe bürünen" bu proje, bugün özellikle Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel temelde öncelikle ülkelerin fiili toprak bütünlüğünü ortadan kaldırılıp, üniter devletler "fiili olarak" parçalanarak kendi içerisinde "de facto olarak" bağımsız hareket alanına sahip "devletçikler" haline getirilmektedir.

Irak’ta devlet kuzeyde Kürt Yönetimi, güneyde Şii bölgesi, merkezde Şii etkisi altındaki bölge olarak parçalanmıştır, Suriye’de ise durum çok daha içler acısıdır…

Merkezi hükümetin dışında ülkede kendi hakimiyet alanını tesis eden ve emperyal güçler tarafından desteklenen pek çok yapının "kanton" ve "özerk" bölge adı altında Suriye’yi devletçiklere bölünme süreci adeta an be an gözümüzün önünde yaşanmıştır…

Ulus devletler, YENİ DÜNYA DÜZENİ modellemesinin Küresel Güç odakları tarafından önce "Federatif Yapılara" büründürülüp arkasından ise son noktada kurulmak istenen "ŞEHİR DEVLETLERİ" projesini ilmek ilmek örmektedir.

YENİ DÜNYA DÜZENİ kuramının Rothschild Ailesi ile birlikte 2 ana aktöründen birisi olan Rockefeller Ailesi’nin geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden lideri David Rockefeller, altında küçücük şehir devletleri olan,en tepede ise bir "Elitler Oligarşisi"nin tüm Dünya’yı bu "küçük" Şehir Devletler eli ile yönetmesi amacını taşıyan büyük proje için şunları söylemekteydi:

"Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elitin otoritesi altına girecektir.
Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur."

Peki bu kadar büyük, bu kadar uzun yıllardır ilmek ilmek işlenen küresel bir proje ortadayken, buna Türkiye’nin dahil olmaması ve Türkiye üzerinde de bir takım kurguların olmaması mümkün müdür?!

Tabii ki hayır…

Şimdi artık ana çerçevesi ile büyük fotoğrafı anlattığımıza göre işin Türkiye ayağına gelebiliriz…

Tarih yapraklarını bu kez 19 sene öncesine saracağız…
TARİH: Mayıs 2000…

Fazilet Partisi içerisinde "Yenilikçiler-Gelenekçiler" ayrışması yaşanmış ve Erdoğan-Gül ikilisinin başını çektiği "Yenilikçiler" ki bu grup Erbakan’ın klasik İsrail karşıtı, anti siyonist politikaları ve küresel güçlerle mesafeli tutumunun iktidara gelmelerini engellediğini savunarak daha "ılımlı" bir siyaset izlenmesi gerektiğini savunmaktadır.

Fazilet Partisi 1. Olağanüstü Kongresi'nde Abdullah Gül’ü aday olarak çıkartmışlar, kongreyi kaybetseler de aldıkları yüksek oy ile siyaset sahnesine "yeni bir güç" olarak çıkmışlardır…

Bu arada hemen belirtelim, bu "aday çıkarma" bir sürecin sonucunda gerçekleşmiştir.

ABD’li düşünce kuruluşu ve medya temsilcileri 1990’ların ilk yarısında Gazeteci Banu Avar’ı aramakta, kendilerine "Erdoğan ve Gül ile görüşme ayarlamasını" istemekte, Avar’ın "Erbakan ile görüştüreyim" teklifine, ısrarla "Hayır, biz Erdoğan ve Gül ile görüşmek istiyoruz" yanıtını vermektedirler.

Avar bu görüşmeyi ayarlamayınca, devreye Ruşen Çakır sokulacak ve Erdoğan ile CFR’nin "beyin takımından" Morton Abramowitz arasında ilk temas, Çakır sayesinde sağlanacaktır.

Sonrasında Ruşen Çakır’ın CIA ve PENTAGON’un think-thank kuruluşu olarak faaliyet gösteren ve aynı zamanda Morton Abramowitz ve CIA eski Türkiye ve Ortadoğu İstasyon Şefi Graham Fuller’in yönetiminde olduğu RAND CORPORATİON’a 6 aylık "oryantasyona" gidişi sağlanacak, dönüşünde Çakır Milliyet’te iş başı yapacaktır…

Dikkatinizi çekerim, Erdoğan o dönem henüz Refah Partisi İl Başkanı’dır ve sonrasında "kimse şans vermezken" bir anda "İstanbul Belediye Başkanı" seçilecek, bir şiir okuması bahane edilerek başkanlığı elinden alınıp hapse girerek "mağdur duruma" düşecek ve kitlelerin arkasına takıldığı bir lider olarak, "yabancı medya kuruluşlarına demeç vermeye başlayan" bir siyasal aktöre dönüşecektir.

Aradan çok geçmeden Gül-Erdoğan ikilisi AKP’nin kuruluş çalışmalarını başlatacaklar, "gömlek değiştirecekler"dir…

Ancak "gömleği biçenlerin" onlara "Gardrobu" teslim etmek için çok önemli bir şartı vardır…

Şimdi sizlerle 2001 yılına gideceğiz…

AKP’nin kuruluşunun resmi olarak açıklanmasına çok az bir süre kalmış ama "kartları karanların" tam desteği için öne sürecekleri şartların iletilmesi beklenmektedir.

Ve beklenen "temel şart" bir maille gelecektir.
Ve mail New York’tan gelmektir…

Maili gönderen ise, Morton Abramowitz’in perde arkasında sahibi olduğu BAKKALI DANIŞMANLIK OFİSİ’nden gelmektedir.

Bakkalı ilginç bir kişilik olup, kendisini Bush’un seçim kampanyalarında gördüğümüz, ABD’de oldukça "derin bağlantıları" olan bir hanımefendi...

Gelelim mailin içeriğine ki, bu içerik bu yazının can damarıdır aslında...


Bu "MEMORANDUM"un ilginç bir özelliği vardır...

MEMORANDUM, "TÜRKİYE'NİN BAŞARISIZ BİR ÜLKE OLDUĞU" temel tezini savunmakta ve "NELER YAPARSA BAŞARILI OLABİLECEĞİNİ" anlatan şekilde yol göstermektedir(!)

Buyurun, şimdi bu momerandumun can alıcı noktalarını hem İngilizce hem Türkçe olarak size sunalım:

MEMORANDUM
To: Mr. Recep Tayyip Erdogan
From: Ms. Ayla Bakkalli
Date: July 2, 2001
Subject:
Globalization:
Is Turkish politics part of the "solution" or part of the "problem"?
cc: Mr. Muammer Saka and Mr. Süleyman Kaya

"The Ottoman Law of 1858, entitle any citizen to claim unused State land and occupy it for as long as they used it.

Naturally when migrants from rral areas arrived in big cities, that did not consider they where acting outside the law by applying a traditional approach, though the local authorities have failed to implement an urban policy to take into consideration a historical precedence that has not been repealed thus claim holders may carry a degree of legitimacy.

Needless to say, these issues are highly complex require flexible and elastic policies from the central government in creating acts which pass autonomy to local governments and decentralize national government functions to the local level."

Bu da Türkçe çevirisi:
Buyrun, "tam destek" için istenilen "temel şartın" ne olduğuna siz karar verin...

"1858 tarihli Osmanlı toprak kanunu, herhangi bir vatandaşın, kullanılmayan devlet arazisini talep etmesine ve kullandığı sürece de burayı işgal etmesine izin veriyordu.

Kırsal alanlardan gelen göçmenler, büyük şehirlere gelince, doğal olarak, geleneksel bir yaklaşımla yasaya karşı geldiklerini dikkate almadılar.

Yerel otoriteler de, feshedilmemiş tarihsel bir yaklaşım ve uygulamanın, işgalcilerin davranışına bir ölçüde meşrutiyet kazandırdığını dikkate alıp, bir şehirleşme politikası izlemekte başarısız oldular.

Şurası kesin ki, bunlar, son derece karmaşık sorunlardır, merkezi hükümetin esnek ve elastik politikalarına ve bu politikalar sonucu oluşacak yerel yönetimlere otonomi devri ve milli hükümet fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkaracak düzenlemelere ihtiyaç gösterirler."

Son paragraf, zaten "Dünya" olarak bir kısım kendisini "seçilmiş" gören elitist oligarşinin adeta iz düşümü...

Aynen şunlar söylenmiş:
"Dünya, şu anda hükümetlerden, uluslararası topluma olduğu kadar kendi halklarına da verdikleri sözleri tutmalarını istemektedir."

Burada "sopa", uluslar arası sansür/denetim; "havuç" ise meşruiyet ve saygıdır.

Adamlar açıkça; 
"DÜNYA DEMEK BİZİZ... BİZİM İSTEĞİMİZ DE HALKLARA İSTEDİĞİNİ VERMEN YANİ ARTIK FEDERASYON OLUR, OTONOMİ OLUR, ŞEHİR DEVLETİ OLUR, BİR DE SAYGI GÖSTERMEN... YOKSA ULUSLARARASI CAMİA GEREĞİNİ YAPAR" diyor!?

Gayet açık ve net!

Hadi yorumu falan bırakalım ve aynı momerandumda yer alan ve yoruma yer bırakmayan şu ifadeleri dikkatinize sunalım:


"Ankara, küreselleşmenin gerekliliğini anlamak ve dünyada geçerli olan kurallara uyum sağlamak zorundadır.

Ankara şunu da anlamalıdır ki, uygun gördüğü kuralları uygulayıp, kendi çıkarlarına uymayanları reddetmesi mümkün değildir.
Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir.

Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır.
Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir."

Burada "Dünya" ifadesi, küresel güç odaklarının tepesindeki "elit ve seçilmiş olduğu iddiasındaki oligarşik yapı"dır.

Unutmadan verilen iletişim adreslerini de paylaşalım:

With Respect,

Ayla Bakkalli,
President of Bakkalli Corp.
445 Park Avenue Suite 1040 New York City, New York 10022
E-mail: Ayve@Candide.net
Phone: 917-886-9105
Fax; 917-322-2105


(Kaynak: ARSLAN BULUT/KÜRESEL HAÇLI ESERİ)

Bu "MEMORANDUM", kendisine, aynen AKP’nin ilk kuruluşunda programda yer buluyor!

Ve sonrasında Erdoğan ile AKP iktidara yürüyor!

Peki, uluslar arası küresel güç odakları için İstanbul sıradan bir şehir midir?!

Tabii ki hayır!

İstanbul’u sadece bir mega şehir, sadece bütçeden en fazla payı alan bir büyükşehir, sadece en büyük nüfusa sahip bir il olarak göremezsiniz!?

İstanbul, bu YENİ DÜNYA DÜZENİ planlayıcısı güçlerin en önemli motivasyonlarından bir tanesi olan, Hristiyan teolojisi açısından çok önemli bir yer...

Zira İstanbul, yani eski adı ile "Konstantiniye", Hristiyanlığın bir "Dünya dini" olmasını sağlayan Roma İmparatoru I. Constantinus'un adını taşır.

I. Constantinus, resmi dini pagan dini olan dönemin "süper gücü" Roma İmparatorluğu’nda giderek güçlenen ve önüne geçemediği Hristiyanlığın daha fazla karşısında durmaktansa, Hristiyanlığı kabul ederek bu dini Roma İmparatorluğu’nun "Resmi Dini" haline getirmiş ve kiliseyi kendi politik çıkarları doğrultusunda ustalıkla kullanmıştır.

O günden bu güne İstanbul, Hristiyanlar için ikinci bir Vatikan'dır.

Hristiyanlığın en temel merkezlerinden bir tanesidir.

Bugün yaşanan "Ekümenik Patriklik" meselesinin temeli de, aslında tam da bu noktaya dayanmaktadır.

Hristiyanlığın Ortodoks mezhebi "Ekümeniklik" kazanarak, Vatikan’ın Katolik Hristiyanlar üzerinde kurduğu tartışılamaz küresel otoriteyi, Ortodoks Hristiyanlar üzerinde küresel bir güç olarak ve aynı Vatikan gibi "Devlet içinde ayrı bir devlet olarak" sağlamak istemektedirler.


MS 451 tarihinde, Hristiyanlar Birliği Khalkedon'de (Kadıköy) Konsil'i için toplanmıştır.

Konsil'de alınan kararla, İstanbul Patriği kuruldu ve Konstantinopolis (İstanbul) Piskoposu'nun bu konumunu onaylayarak, Balkanlar ve Anadolu'deki geniş bir bölgeyi onun yetki alanına kattı...

İstanbul ve Kudüs Kiliseleri Patriklik seviyesine yüksetildi...

 

Kilise örgütlenmesi konusunda Konsil'de "beş başlı sistemi" kabul edildi...

İstanbul, İskenderiye, Roma, Kudüs ve Antakya, Hristiyan dünyanın tarihi ana merkezleri olarak kabul edildi...

Bu konsilde kabul edilen 28. Kanon (Kilise Kanunu) ile Roma ve İstanbul’un hiyerarşi içindeki yeri eşitlendi...

Altıncı yüzyılda Piskopos'un resmi unvanı Konstantinopolis Başpiskoposu ve Ekümenik Patrik oldu...

1400 seneden beri bu ünvan, devamlı İstanbul Patriği'nden kullanılmaktadır...

Dünyadaki Ortodoks kiliseleri yerel kiliseleridir.
Bulgaristan, Romanya, Rusya kiliseleri gibi yerel kiliselerdir ve bulundukları memlekete bağlı kiliselerdir...

Bu yerel Kiliseler dışında yaşayanlar, İstanbul Patriği'ne bağlı olduklarından dolayı İstanbul Patriği ekümenik ünvanını taşır...

Misal, Kuzey ve Güney Amerika'da yaşayan bütün Ortodokslar oranın Başpiskoposu'na bağlıdır ve oranın Başpiskoposu İstanbul'a bağlıdır...

Dolayısıyla, Kuzey ve Güney Amerika Ortodoks Kiliseleri, İstanbul Patriği'nden sorumludur ve bu evrenselliktir.

İşte bu nokta, küresel güç odakları açısından son derece önemlidir...

Zira, (Bkz: KUKLACI/KÜRESEL KONSEYİN EFENDİLERİ kitabı) son tahlilde "çoklu ve kendisine özgü" bir "DÜNYA DİNİ" projesi olan bu yapılanmanın, Vatikan ile geliştirdiği girift ilişkiler ile Katolik Dünya’yı tam olarak kontrolünde tutarken, İstanbul merkezli "Ekümenik" bir Ortodoks Patriklik ile de Ortodoks Hristiyanları tamamen kontrol altına alma planlaması vardır.

Ayrıca İstanbul, taşıdığı büyük "sembolik önem" nedeni ile KÜRESEL ŞEHİR DEVLETLERİ projesi kapsamında bir "ŞEHİR DEVLETİ"ne dönüştürüldüğü anda Kudüs’ten sonra en önemli adım atılmış olacaktır.

İşte bu nedenle, Türkiye ve Türkiye’de de özellikle İstanbul hiçbir zaman "tesadüflere" bırakılamaz, bırakılmamıştır.

Şimdi sizler ile 2009 yılına gidiyoruz...

Küresel güç odakları, 1 Mart Tezkeresi’nin CHP’nin tarihi çabaları ile reddi sonrasında çok net bir karar vererek, Türkiye’de sadece iktidarı dizayn etmenin yeterli olmadığını ve muhalefeti, özellikle CHP’yi de istedikleri şekilde dizayn etmedikleri sürece, çok önemli kırılma noktalarında her an "tatsız bir sürpriz" yaşayabileceklerini görerek düğmeye basmışlardır.

İşte bu süreç ile birlikte, CHP’de SOROS’un desteklediği TESEV’in 183 numaralı kurucu üyesi olan Kemal Kılıçdaroğlu ismi "parlatılmaya" başlamıştır...

Ve kurgu, yine İstanbul üzerinden şekillendirilecektir.

Kılıçdaroğlu, yapılan yoğun PR çalışması ile önce (Bkz: İÇERİDEN FETHEDİLEN KALE: CHP) AKP yetkilileri hakkında "belgelere boğulmuş", bu belgeler ile AKP yetkililerini istifaya zorlamış, son olarak İstanbul Büyükşehir Belediye adayı gösterilmiştir ve asıl parlaması da burada olacaktır...

Kemal Kılıçdaroğlu, 2009 İstanbul yerel seçimlerinde belki seçimi kaybetmiş ama partinin oyunu öylesine yükseltmiştir ki, artık CHP içerisinde "beklenen kurtarıcı" olarak kitleler gözünü kendisine dikmiştir.

Ve Baykal’ın bir kaset operasyonu ile tasfiyesi sonrası Kılıçdaroğlu, partinin başına kitlelerin "KURTARICI"sı olarak getirilmiştir.

Ama SOROS destekli, TESEV’in 183 numaralı kurucusu Kılıçdaroğlu, parti içerisinde adım adım SOROS’un Türkiye’de "operasyonel vakıf" olarak kullandığı Friedrich-Ebert-Stiftung Vakfı eli ile beslediği "partnerler"den DİSK üzerinden fonlanan 10 ARALIK HAREKETİ'ni partiye hakim kılacaktır.

Bu 10 ARALIK HAREKETİ, dönemin DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Burhan Şenatalar, Fuat Keyman gibi isimlerin öncülüğünde yola çıkan ve "CHP kapatılmalıdır" diyen bir hareket iken, Kılıçdaroğlu’nun partinin başına gelmesi ile Süleyman Çelebi vekil, Burhan Şenatalar ve Fuat Keyman gibi isimler Parti Meclisi üyesi olmuştur.

Bu 10 Aralık Ekibi'nin en tepesindeki isim Oğuz Kaan Salıcı ve onun kurmayları konumundaki Canan Kaftancıoğlu ve Erdoğan Toprak’tır.

2009 yılında, artık CHP PM’sine girerek "kök salmaya başlayan" bu 10 ARALIK Ekibi'nin ağır toplarından Fuat Keyman aynen şu ifadeleri kullanmaktadır:

"Antik Yunan dönemindeki yönetim sistemi olarak bilinen şehir devletleri, yeniden benimsenmeye başlandı..

Türkiye’nin bunu ıskalamaması için 13 yıllık süre kaldı..."
(Kaynak: SÖZCÜ GAZETESİ, Saime BAŞÇI)

Türkiye, "Şehir Devletleri Modeli"ni ıskalamamalıymış"!?

Yani?!

Üniter yapıdan vazgeçmeliymiş!?

Hal böyleyken...

CHP içerisine hakim olan SOROS güdümlü 10 Aralık Ekibi, büyük bir dizayn operasyonunu; bu temel "fikirsel kolonlar" üzerine inşa etmekteydiler.

CHP’yi dizayn eden SOROS, bir yandan da, "yeni kadroların fikir dayanak noktalarını" oluşturmak için, özellikle BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ve SABANCI ÜNİVERSİTESİ’ne ciddi yatırımlar yapmaktadır.

Bu arada Fuat Keyman’ın da, İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Başkanı ve Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi olduğunu bir not olarak düşelim.

Bu kısım, ilerleyen bölümler açısından önemli...

Özellikle, BİLGİ ÜNİVERSİTESİ...

SOROS, "HEDEF ÜLKELER"deki projelerine kadro devşireceği ve akademik dayanak yapacağı üniversiteleri, CIA bağlantılı bir vakıf olan LAUREATE INTERNATIONAL UNIVERSİTIES kanalı ile kontrol etmektedir.

LAUREATE, Dünya’nın dört bir yanında 1 milyon öğrencisi olan bir uluslararası üniversiteler ağıdır...

Bu vakfın finansı ise, SOROS eli ile CIA tarafından gerçekleştirilmektedir.

LAUREATE VAKFI ve ÜNİVERSİTELER Grubu’nun en önemli özelliklerinden birisi de, ünlü ABD Başkanı Bill Clinton ve eşi Hillary Clinton’un CLİNTON VAKFI tarafından desteklenmesidir.

Karı koca Clinton’lar, sık sık vakfın Dünya’nın dört bir yanındaki üniversitelerinde ya da üniversitelerden "seçilerek" gelen öğrencilerle buluşmalar gerçekleştirir, konuşmacı olarak bu buluşmalara katılırlar.

CLINTON VAKFI’nın en büyük bağışçısı kimdir?!

Tabii ki George SOROS!

1994 yılında yani TESEV’İN kurulduğu sene, Türkiye’de pek çok kişinin dikkatini çekmese de ilginç ve önemli bir gelişme yaşanıyordu...

Latif Mutlu (Gazeteci Zafer Mutlu'nun babası) isimli iş adamı, 1994’te İngiltere’de iki devlet üniversitesinden aldığı yetkiyle ve onlar adına İstanbul’da üniversite düzeyinde eğitim veren kurslar açmak üzere MEB'dan ruhsat aldı.

Kursların eğitime başlaması basında yoğun eleştiriye neden oldu.

Korsan üniversite, gizli üniversite manşetlerine hedef olunca, kursların açılmasına izin veren MEB ile YÖK, kursların kapatılması ve kurucu Latif Mutlu’nun cezalandırılması için ayrı ayrı dava açtılar.

1995 de çok zor durumda kalan Latif Mutlu, sonunda YÖK ile anlaşmaya vararak kursların üniversiteye dönüştürülmesi için gerekli hazırlıklara başlattı.

Bunun için, Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı'nı kurdu.

Kanuni işlemler tamamlanınca, 7 Haziran 1996'da, TBMM’nin kabul ettiği kanunla İstanbul Bilgi Üniversitesi resmen kuruldu.

"Birileri", bir "gizli el" devreye girmiş, yıllardır mahkemelik olunan ve bir türlü izin alınamayan üniversite ruhsatı için gerekli izinler "jet hızı" ile alınıvermişti?!


SOROS’un İngiliz Rothschild ailesi ile olan yakın bağları ve Latif Mutlu’nun İngiltere gibi muhafazakar bir ülkeden hem de 2 tane devlet üniversitesinin bir başka ülkede açılış iznini alacak yakınlıktaki ilişkiler ağının izini sürdüğünüzde, aslında devreye giren "gizli el" açığa çıkıyor?!

2006 yılında ise bir bakıyoruz ki, İstanbul Bilgi Üniversitesi, SOROS ve CLİNTON VAKFI bağlantılı LAUREATE INTERNATIONAL UNIVERSITY ŞİRKETİ'ne SATILMIŞ?!

Şimdi burada duralım ve 2009 seçimlerine geri dönelim...

Kılıçdaroğlu çok başarılı olmuş ve gerçekten çok "profesyonelce" yönetilen bir kampanya ile "parlatılmıştır."

Peki kim yapmıştır bu işi?!

Burada karşımıza ÖYKÜ AJANS ve bu ajansın başkanı olarak Necati ÖZKAN ismi çıkmakta...

Necati ÖZKAN ismi, çok enteresan bir kişilik...

Kendisi, aynı zamanda Avrupa’da ya iktidarda yahut ana muhalefet görevinde bulunan tüm siyasal partilerin "Siyasal İletişim Danışmanlığı" görevini üstlenen, ajansların bir araya gelerek oluşturduğu EAPC’nin (Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’nin) başkanlığını da yapmış bir isim…

Başka?!

Tesadüfe bakın ki, Kılıçdaroğlu’nun 2009 seçim kampanyasını yürütüp "parlatılmasını" sağlamış kişi?!

Ve yürüttüğü bu kampanya ile 2010 ARİSTOTELES KÜRESEL KAMPANYA ÖDÜLÜ'nü alıyor!

Kılıçdaroğlu kampanyası ile birlikte 2 kampanyası daha ödül almasını sağlıyor:
KA-DER için gerçekleştirdiği "Üç Liderler Kampanyası" ve KKTC’de kurulan Özgürlük ve Reform Partisi’nin seçim kampanyası.

KA-DER, SOROS’un en fazla fon sağladığı STK’larından biri; keza, KKTC’deki Özgürlük ve Reform Partisi de SOROS’a yakın isimlerden müteşekkil bir parti!

Daha sonra Necati Özkan’ı, Kılıçdaroğlu’nun arkasındaki "siyasal iletişimci" olarak görüyoruz; aynı zamanda Necati Özkan, CHP’li başka belediyeler ile de "Siyasal İletişim" danışmanlığı sözleşmeleri imzalamaya başlıyor.

Beylikdüzü’nün genç belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ile de Öykü Ajans arasında iletişim danışmanlığı hizmeti anlaşması yapılıyor?!

SOROS’un, LAUREATE VAKFI eli ile kontrol ettiği BİLGİ ÜNİVERSİTESİ vardı ya, işte o üniversitede Necati Özkan ismini "MARKA OKULU" projesi kapsamında, "GELECEĞİN LİDERLERİ MARKA OKULU’NDAN YETİŞİYOR" mottolu projenin strateji derslerine girerken görüyoruz!

Yani?!

Necati Özkan, bildiğiniz "Sıfırdan bir lider yaratma" uzmanı!

Necati Özkan’ın Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’nin/EAPC’nin Başkanı olduğunu söylemiştim...

Kendisinin başkanlığı esnasında bu dernekte bir de ünlü Türk Ajans Başkanı var:
SHP’nin ezici üstünlüğü ile sonuçlanan 1989 yerel seçimlerindeki kampanyayı yöneten ve akıllara "Limon gibi sıkacağız" sloganı ile kazınan Mehmet Ural!

Necati Özkan ile Mehmet Ural, çok yakın ve koordineli çalışan isimler...

Ve Mehmet Ural ismini nerede görüyoruz?!

Kendisi, 2017 yılının Aralık ayında Necati Özkan’ın başkanı olduğu EAPC’nin bir üst kuruluşu olarak da nitelenen Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği (International Association of Political Consultants/IAPC) başkanlığına seçiliyor?!

Yani?!

Necati Özkul Avrupa’da, Mehmet Ural ise Dünya genelinde "siyasal iletişim" ve "imaj yaratma" çalışmalarını yürüten ajansların en tepesine geliyor!

Peki, bu Mehmet Ural, aynı zamanda SOROS destekli 10 Aralık Hareketi’nin "POLİTİKA GELİŞTİRME KURULU" üyesi desek!?

Buraya şimdilik bir virgül koyarak, sizleri 5 Eylül 2014 tarihli CHP olağanüstü kongresine götürüyoruz...

Kürsüde Kemal Kılıçdaroğlu var ve aynen şu ifadeleri kullanıyor:
"Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı’nda söylüyorum, CHP iktidarında, yerel yönetim özerklik şartını mutlaka getireceğim!"

Kılıçdaroğlu bunu söylerken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 1991 Mayıs ayında DYP-SHP koalisyonu hükümeti döneminde, TBMM’de onaylanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın 7 maddesine ve 10 paragrafına "şerh" koyuyordu?!

Bilmeyenler için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi politikasına ve üniter yapısına aykırı bulduğu için “şerh koymuş olduğu” o maddeleri sıralayalım:

- Yerel makamları doğrudan ilgilendiren konulara ilişkin planlama ve karar alma süreçlerinde kendilerine olanaklar ölçüsünde zamanında ve uygun biçimde danışılacak.
(Madde 4, paragraf 6)

- Kanunla düzenlenmiş daha genel hükümlere halel getirmemek koşuluyla, yerel makamlar kendi iç idari örgütlenmelerini bunları yerel ihtiyaçlara uyumlu kılmak ve etkin idare sağlamak amacıyla kendileri kararlaştırabilecek.
(Madde 6, paragraf 1)

- Yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetler kanunla veya temel hukuki ilkelere göre belirlenir.
(Madde 7, paragraf 3)

- Yerel makamların idari yönetimi denetleyen makamın müdahalesinin korunması amaçlanan çıkarların önemiyle orantılı olarak sınırlandırılmasını sağlayacak biçimde yapılmalı.
(Madde 8, paragraf 3)

- Yerel makamlara sağlanan kaynakların dayandığı mali sistemler, görevin yürütülmesi için gereken harcamalarda ki gerçek artışların mümkün olduğunca izlenebilmesine olanak tanımaya yetecek ölçüde çeşitlilik ve esneklik taşımalı.
(Madde 9, paragraf 4)

- Yeniden dağıtılan kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda kendilerine uygun bir biçimde danışılacak.
(Madde 9, paragraf 6)

- Yerel makamlara yapılan hibeler belli projelerin finansmanına tahsis edilme koşulu taşımayacak.

Hibe, yerel makamların yetki alanları içinde kendi politikalarına ilişkin olarak takdir hakkı kullanmadaki temel özgürlüklerine halel getirmeyecek.
(Madde 9, paragraf 7)

- Her devlet, yerel makamların ortak çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi için birlikte üye olma ve uluslararası yerel makamlar birliklerine katılma hakkını tanıyacak.

Yerel makamlar, kanunla muhtemelen öngörülen şartlar dahilinde başka devletlerin yerel makamlarıyla işbirliği yapabilirler.
(Madde 10, paragraf 2 ve 3)

- Yerel yönetimler, kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile Anayasa veya ulusal mevzuat tarafından belirtilmiş olan özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurmak hakkına sahip olacak.
(Madde 11)

Evet, işte Türkiye “özerkliğe” devlet katında bu şekilde “şerhini koyarken” Erdoğan’a gelen MOMERANDUM ile başlayan süreç ile dayatılan şartların muhalefetin de Kılıçdaroğlu eli ile dizaynı sonrasında üniter yapıyı tasfiye edecek büyük “ŞEHİR DEVLETLERİ” projesine artık CHP de Genel Başkan seviyesinde vereceği desteği göstermişti!

Ve şimdi sizlerle bundan 2 sene öncesine gidiyoruz...

TARİH: 2017!

Kemal Kılıçdaroğlu, Oğuz Kaan Salıcı ve Canan Kaftancıoğlu’na “İstanbul’un %65’inin Karadenizli belediye başkanları tarafından yönetildiğini” ifade ederek, 2019 yerel seçimlerinde İstanbul’un genç, yıpranmamış, Karadenizli bir aday ismini kendisine getirmelerini ister.

İşte, Ekrem İmamoğlu aday belirleme sürecinde değil bundan çok önce belirlenen bu “Profil adaydır”...

Kendisine “İstanbul adayı olacağı”, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün’ün evinde sohbette iken telefonla bildirilmiştir.

Ve İmamoğlu ilk başta bu teklifi kabul etmez.
Zira, aklında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı olsa da çok ciddi bir “Tanınırlık sorunu” olduğunu bilmektedir ve en azından 1 dönem daha Beylikdüzü Belediye Başkanlığı yaparak tanınırlığını arttırarak bu yarışa öyle girmek istemektedir.

Ancak ısrarcı olunur, Kılıçdaroğlu bizzat evinde ziyaret eder kendisini ve “Tanınırlık sorununu çözecekleri” garantisi de verilir.

O esnada yapılan anketlerde İmamoğlu’nun tanınırlık oranı %16’dır sadece...

Ve İmamoğlu’nun kampanyasını yürütmek üzere Necati Özkan ortaya çıkar!

Hani, şu SOROS’un Bilgi Üniversitesi’nde lider yetiştiren, stratejist, deha reklamcı, Avrupa’da bu alanın zirvesindeki, uluslar arası bağlantıları son derece kuvvetli olan isim?!

Kılıçdaroğlu’nun “parlatıldığı” 2009 yerel seçimlerinde olduğu gibi İmamoğlu’nun seçim kampanyası da Necati Özkan’a emanet edilir.

Ve o İmamoğlu’nun adaylığı açıklanmadan önce Muharrem İnce’nin “İstanbul için üyeler ile önseçim yapalım” çağrılarına, Canan Kaftancıoğlu “Ön seçim gündemimizde yok. İl Başkanlığı olarak bir 'profil çalışması' yapıyoruz. Bir 'profil' belirleyeceğiz” açıklamalarını aklınıza getirin.

Oysa “profil” çoktan belirlenmiştir..

Karadenizli, yıpranmamış, babası ANAP kurucularından eski ANAP İl Başkan Yardımcısı, amcası MHP eski İstanbul İl Başkan Yardımcısı, muhafazakar-milliyetçi çevrelere uzak olmayan bir sosyal demokrat!

Resmen tek kişilik “ÖZAL PROFİLİ” denilebilecek bir profildir bu..
ÖZAL’ın 4 eğilimi birleştirme politikası düşünülerek özenle seçilmiştir...

Bu arada, CHP-İYİ PARTİ ittifakı gerçekleştirilirken, İYİ PARTİ İstanbul İl Başkanlığı’na KAZAKİSTAN’dan gelen “PRENS” BUĞRA KAVUNCU getirilmiştir.

Ve gerek seçim boyunca, gerekse seçimden sonra her bir karede SOROS destekli 10 ARALIK hareketinin en ağır toplarından CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile birlikte an be an Buğra Kavuncu, Ekrem İmamoğlu ile ayrılmaz bir birliktelik içine girecektir.

Ekrem İmamoğlu ismi yavaş yavaş basına servis edilmeye başlanır...

CHP’nin İstanbul için geçen adayları arasında en fazla şaşkınlık ile karşılanan isimdir, ilk başlarda kimse ciddiye almaz ama zaman geçtikçe İmamoğlu ismi basında geçen tek isim olmaya başlar, CHP’li kaynaklar nedense hiç başka bir isim üzerinde durmamaktadır?!

“ÖYKÜ AJANS” ve Necati ÖZKAN iş başı yapmıştır bile...

İstanbul’da uzun zamandır belediye başkanlığı yapan belediye başkanları, oldukça medyatik olan milletvekillerinin gönlünde adaylık vardır.

Ancak resmi açıklamadan kısa süre önce İstanbul’un “orta büyüklükteki” bir ilçesinin belediye başkanı olan İmamoğlu tüm bu “ağır topları” basına kapalı bir kahvaltıya davet eder.
Herkes tam tekmil bu kahvaltıya katılır.
İşte o kahvaltıda aslında herkese İmamoğlu’nun adaylığı “tebliğ” edilir.

Zaten büyük patırtı gürültü ile geçen olaylı PM toplantılarına sahne olan CHP aday belirleme sürecinde her ne hikmetse en büyük, en önemli il olan İstanbul’un adayı herkesten önce açıklanmış ve tek bir itiraz olmamıştır?!

İmamoğlu’nun İstanbul adaylığı açıklandıktan sonra ilk ziyareti ilginçtir?!

Kendisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret etmiş ve “oyunu istemiştir”; hani 2001’de ŞEHİR DEVLETLER memorandumunu alan Erdoğan’dan...

Ve herkesin merakla beklediği gün gelip çatar.
Ekrem İmamoğlu’nun resmi “LANSMAN TOPLANTISI” yapılacaktır.

Herkes bu genç adayın ne söyleyeceğini merak etmektedir ve Haliç Kongre Merkezi hınca hınç dolmuştur.

İmamoğlu, İstanbul ile ilgili 5 önemli proje sıraladıktan sonra bu projeleri hangi yöntemler ile gerçekleştireceğini açıklamaya başlar.

İlk madde ile birlikte salon adeta buz kesmiştir!?

İmamoğlu konuşmaktadır:

"İstanbul böyle devam edemez yönetilemez!

İstanbul bu yolla mutlu olamaz.

İstanbul durursa, Türkiye durur.

İstanbul tek başına bağımsız bir ülke olsaydı, dünyanın ilk 25-30 ekonomisinin arasında yerini alırdı.

İstanbul Ankara’dan yönetilemez!"

"İstanbul eski model yöneticiler tarafından da yönetilemez ve yönetilemiyor. İstanbul günü birlik kararlarla da yönetilemez."

Ve İstanbul’u yönetirken, gerçekleştireceği projeleri nasıl yapacağının temelini de açıklarken, asıl bombayı da patlatır İmamoğlu:
“Nasıl yapacağım bunu? Her şeyden önce bir Kent Anayasası’yla. Toplumsal uzlaşmayla yazacağımız yeni bir mutabakat belgesiyle.”

Ve seçim çalışmaları başlar...


İmamoğlu’nun adaylığı açıklanmış ancak İmamoğlu’nun aday gösterilmesini sağlayan Salıcı-Kaftancıoğlu ekibi ilçe belediyeleri belirlenirken, İmamoğlu’nun kendilerinden farklı olarak bazı isimleri istediğini görünce, bir “ince mesaj” vermeleri gerektiğini görmüşlerdi.

İlçe adaylarının belirlenmesi sürecinde İmamoğlu adeta tek başına sokağa inmiş, yanında, evinde belediye başkan adayının kendisinin olacağı haberini aldığı Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün ile saha çalışmasına başlamıştı.

İlk 1-1,5 ay Canan Kaftancıoğlu ve Oğuz Kaan Salıcı ekibi ilçe adayları resmen açıklanana kadar İmamoğlu’nun yanında değildi ve İmamoğlu’nu yalnız bırakmışlardı.

Böylece, İmamoğlu’nun istediği isimler, örneğin Kadıköy’de İmamoğlu’nun istediği Aykurt Nuhoğlu’nun aday gösterilmeyip 10 Aralık Ekibi'nin desteklediği Şerdil Dara Odabaşı’nın aday yapılması bunun en somut örneklerinden birisi olmuştu.

Burada Kaftancıoğlu-Salıcı ekibi, Hasan Akgün ile ayrı bir “bloklaşma” eğiliminde olan İmamoğlu’na “Sakın böyle bir şeyi düşünme! Bizim desteğimiz olmadan hiç bir şey yapamazsın!” mesajını verdiler ve süreç bundan sonra tamamen SALICI-KAFTANCIOĞLU ekibi ve onlara eklemlenen İYİ PARTİ’nin “KÜRESEL YÜZÜ” Buğra Kavuncu’nun inisiyatifinde yürütüldü...

ÖYKÜ AJANS ve Necati Özkan ise yine hünerini konuşturuyordu.

Öncelikle, son derece ters ve ezber bozan bir seçim stratejisi izlendi, CHP’nin en az oy aldığı ilçelerden başlandı çalışmaya...

Sosyal medya çok etkin biçimde kullanıldı, İmamoğlu için “Uzlaşmacı, esprili, sakin” imajı özenle yaratıldı.

Medya bağlantıları tümüyle devreye alındı ve ağır ağır ama dozajı sürekli artan bir İmamoğlu rüzgarı estirilmeye başlandı...

Bu arada çok ama çok önemli bir gelişme yaşandı, pek çok kimsenin bilmediği...

Ekrem İmamoğlu, “seçim gecesi” için Onursal Adıgüzel’e verilen “veri aktarım” sistemine güvenmeyerek, kendisi özel ve ayrı bir “ekip kurdu”.

Ve seçim gecesi, 8 kere kameraların karşısına geçen İmamoğlu'na, o ekip, küsüratları ile seçim sonuçlarını sağladı.

Bu ekipte kimler var, halen çok az kişi dışında bilen yok?!

Ayrıca İmamoğlu için bir de CHP’den bağımsız bir “özel ekip”, bir kurmay kadro kuruldu.

Hatta, Buğra Kavuncu’nun sürece dahil olması ile birlikte Kavuncu’nun seçtiği bazı kişilerin de bu ekibe dahil olması istendi.

Seçimden hemen sonra ise BBC gelip, daha mazbata alıp alamayacağı belli olmayan İmamoğlu’na “Cumhurbaşkanlığı” için aday olup olmayacağını sordu!?

İmamoğlu; 
“Bize İstanbul için oy verildi, gündemimiz İstanbul” demek yerine, “ALLAH BİLİR!!!” dedi?!

Zaten bu sorunun sorulmuş olması dahi, bazı odakların İmamoğlu'nu gelecekte nereye konumladıklarını göstermekte?!

ABD Dışişleri Bakanlığı destek verdi, Necati Özkan’ın başkanlığını yaptığı Avrupa İletişim Danışmanları Birliği'nin, “siyasal iletişim” danışmanlığı hizmeti verdiği partilerin yönetimindeki önemli Avrupa şehirlerinden “tebrik” mesajları daha sürecin ne olacağı belli değilken geldi?!

Buraya kadar olan yazdıklarım, somut ilişki, olay ve tarihsel vak’alar, reddedilemez tarihi gerçekler ve ilişkiler...

Şimdi bu yazdıklarımızın önümüze koyduğu “Veri tablosu”na bakarak okumamızı ve şahsi analizimizi yapacağız...

Küresel Güç Odakları, 2014 yılı itibari ile AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın tasfiyesi kararını aldılar.

Erdoğan sonrası Türkiye tasarlanırken bizim okumamız, küresel güç odaklarının ŞEHİR DEVLETLERİ PROJESİ'nin içerisinde önemli yer tuttuğu Büyük Ortadoğu Projesi’ni mutlak surette tamamlamak durumunda olduğu ve bundaki kararlılığın devam ettiği şeklinde...

Ancak İran ve Türkiye’ye “operasyon” çekilmeden BOP tamamlanamaz, bu iki ülkeye askeri müdahale yapılmaz, maliyetli ve risk oranı çok yüksek bir hamle olur bu.

Bu iki ülke de, kendi içerisinde kaosa sürüklenecekleri bir plan dahilinde BOP’un operasyonuna uğrayacaktır.

Bu bağlamda, siyasal İslam emperyal güçler açısından kullanışsızdır, çünkü bir ülkeyi yönetmek için çok kullanışlı olan siyasal İslam, o ülkeyi bölmek için aynı derecede kullanışsızdır; İslam’ın bölücü değil, birleştirici bir özelliği vardır.

Burada yaratılacak bölünme ve federatif yapıya, sonrasında ŞEHİR DEVLETLER modeline geçiş için siyasal İslam yerine küresel güç odakları çoklu bir plan devreye sokmuşlardır.

Kılıçdaroğlu tarafından dizayn edilen ve misyonu Türkiye’ye yerleştirilmek istenen 2 partili kaldıraç modelinin, özünden ayrılmış, ideolojik çorbaya çevrilmiş, uluslar arası sisteme entegre, sorun çıkarmayacak sol ayağını temsil eden CHP ile siyasal yelpazenin sol tarafı, Babacan tarafından kurulacak ve içerisinde çok sürpriz isimleri göreceğimiz parti ile siyasi yelpazenin sağ kanadı kontrol altına alınacaktır.

Öte taraftan Türkiye’de temel söylemini Suriyeli-Afgan sığınmacılara karşıt, “yabancı düşmanlığı” üzerinden geliştirecek ve radikalize bir milliyetçi hareketin ilerleyen günlerde hayata geçirildiğini göreceğiz?!

Zira, Türkiye kaosa en kolay etnik temelde yaşanacak bir çatışma ile sokulabilir ve bunun için de bir “etki-tepki” senaryosu gerekmektedir.

İlerleyen süreçte bu radikal milliyetçi yapı ile kaosun önü açılırken CHP’de ise ya Önder Sav dönemindeki “GÜÇLÜ GENEL SEKRETERLİK” makamının geri gelerek bu makama Oğuz Kaan Salıcı’nın gelmesi ve Salıcı ekibinin desteklediği/işaret ettiği bir ismin CHP Genel Başkanı olması, yahut Salıcı’nın direkt Genel Başkan olması düşünülmekte...

Bu iki tercihten hangisi üzerinde yoğunlaşılacağını ise konjonktür belirleyecektir.

İşte, MHP ve İYİ PARTİ’nin de tam bu süreçte çok daha yakınlaşarak bu “radikalize” milliyetçilik akımı karşısında “soft milliyetçi” bloğu oluşturarak, bir denge ittifakını kurduğunu görmemiz mümkün olacak..

Yine aynı süreçte hapisten çıkan ve HDP’den ayrılarak temel omurgasını HDP’den kendisi ile ayrılacak Kürt siyasetinin önemli isimleri ve sosyalistlerden oluşturacak ayrı bir siyasi yapı ile 7 Haziran’daki “Türkiye siyaseti yapan” HDP tarzı, PKK ile arasına çok net bir çizgi çekmiş bir sol parti ile siyaset sahnesine çıkan Demirtaş’ı görebiliriz..

İmamoğlu ise bu süreçte Salıcı ekibinin CHP adına bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimindeki Cumhurbaşkanı adayı olacaktır...

Ancak burada şöyle bir husus var...

İmamoğlu, kendisini aday yapmalarına karşın, daha yolun başında Salıcı-Kaftancıoğlu ikilisine karşı, Hasan Akgün ile ayrı bir blok şeklinde tavır aldı.

Ama gücü yetmedi...

İmamoğlu’nun önünün “açıldığı” bir gerçek.
Ancak İmamoğlu için “yol açma çalışması” yürütenler, İmamoğlu üzerinde daha fazla nüfuz sahibi olmak isteyen Salıcı ekibine “Sen sana belirlediğimiz yerde dur” mu diyecekler, yoksa “Kontrolü bırakma” mı diyecekler?!

İmamoğlu, kitlesel desteği arttıkça Salıcı-Kaftancıoğlu ekibinden kopabilecek mi?!
Kendisine “yol açanların” yolundan değil kendi yolundan yürüyebilecek mi?!

İşin bu tarafı şu an belirsiz görünmekle birlikte çok dikkatli izlenmeli.

Zira, Türk siyasetinde en sık görülen ve sonu hep hüsranla biten “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyelim. Güçlenince kendi bildiğimizi yaparız” hatasına düşüyorsa, İmamoğlu’nun da işinin imkansız olduğunu söylemek için uzman olmaya gerek yok.

Zira Türk siyasal tarihi, bu düşünce ile yola çıkıp iktidar olanların hazin tasfiye hikayeleri ile dolu olup, hepsi şu an siyasal mevtalar kabristanında bulunmaktadır.

Umarız “Biz yanılırız” ve İmamoğlu “PROJENİN” değil, “SAMİMİYET”in adı olarak bu ülkede yıllardır defalarca umudunun üzerine kara bulutlardan yağmurlar yağan insanları bir kez daha hüsranla baş başa bırakmaz.

Zira bu kez 25 yıldır beklediği zafere, hem de “yeni bir lider” bulduğunu düşünerek farklı bir gelecek anlamı da yükleyen kitlelerin yaşayacağı travma da, yıkım da benzerlerinden çok farklı ve ağır olacaktır...

Derleme:
DODURGAMAN


Rogg & Nok Haber Servisi:- Rogg & Nok Bağımsı Özgür Fikir, Düşünce yazar Grubu

E-Posta ile gönderilen veya direk Web sitesine yayınlanması için gönderilen yazıların fotoğraf gibi tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında Web sitemizde yapılmıştır.
Kişisel veya kurumsal Demokratik düşünce ve kanaatlerimiz engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"Yazar olan biz Hakkımızdaki veya kullanıcıların kullandıkları web sitesindeki yayınlanan haberler dolayısı ile olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarımız saklı kalmak üzere, peşinen reddederiz…

OKUYUCU YORUMLARI

UYARI:Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.(Yorum Yapanın Taahütü)Yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Ad Soyad
E-Posta
Güvenlik Kodu: Guvenlik
Yorum
Copyright ©2010 - Tüm hakları saklıdır.
PHP Haber Sitesi Türkiye Tasarım
Rogg&Nok Haber- Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz Ve kaynak gösterilmeden Alıntı Yapılamaz. Yayınlanan Tüm Haber Ve Açıklamalar İlk Kaynaktan Ulaştırılan Açıklamalardır. Sitemiz Bu Açıklamalara Ekleme Veya Müdahelede Bulunmadan Yayınlar. Yorum,Makale, Sizden Gelenler Bölümündeki Yazılardan Yazanlar Sorumludur. Harici Bilgiler Ayrı Bir Sayfada Açılır. Rogg&Nok Haber Bu Linkler Ve İçeriklerinden Sorumlu Değildir.Her Türlü Haber Ve İletişim İçin roggnok@gmail.com Adresini kullanabilirsiniz. Sitemizden Daha İyi Yararlanabilmek için Gizlilik İlekeleri Ve Yayın Prensiplerimzi Okuyunuz. En İyi İnt Exp 8+ 1024x768 Görüntülenir