17 Haziran 2019 Pazartesi 09:50:19
» NAZİ ALMANYASI’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE BİLİM YOLCULUĞU:

NAZİ ALMANYASI’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE BİLİM YOLCULUĞU:

ERNST EDUARD HIRSCH ÖRNEĞİ
Paylas
http://www.bagimsizozgurmedya.com
NAZİ ALMANYASI’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE BİLİM YOLCULUĞU:
http://www.bagimsizozgurmedya.com/turkhaber.html
Eğitim - 11 Haziran 2019, Salı 14:35:34
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

NAZİ ALMANYASI’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE BİLİM YOLCULUĞU: ERNST EDUARD HIRSCH ÖRNEĞİ

GİRİŞ

Almanca konuşan, düşünen ve eğiten Avrupa’nın aydın insanı savaşın karanlığına yenik düşüyordu. Avrupa’da insancıl idealler yavaş yavaş yıkılıyor, insanlar bunun acısını çekiyor ve barbarlıkta eşi görülmemiş bir karanlık çağ beraberinde geliyordu. Alman-Yahudi ortak yaşamı; geri döndürülmesi artık mümkün olmayan bir süreç içinde kendini bulmuş ve onarılamayacak kadar kötü bir biçimde sona ermenin eşiğine gelmişti. [1] Nazilerin 30 Ocak 1933’te resmi olarak iktidara gelmesiyle başlayan ve Almanya’nın 7 Mayıs 1945’te teslim olmasıyla biten kaotik dönem boyunca Türkiye’nin mülteci profesörlere güvenli bir sığınak sağlama siyaseti ülkemizde bilim adına yapılan önemli gelişmelerin de başlangıcı olmuştur. [2]

Türkiye’nin yabancı bilim adamlarına kapısını açması, o tarihler de Türkiye’nin bilim adamlarınca sığınılacak bir liman olarak görülmesine sebep olmuştur. Nazilerin iktidara geçmesi ile Almanya’da başlayan faşist yönetim ülkedeki yabancılara zulüm edilmesini de beraberinde getirmiş, bu sebepten ötürü birçok bilim adamı Türkiye’ye sığınma talep etmiştir.[3] Göçmen bilim insanları 1933'ten itibaren yeni kurulan Türk sanat ve bilim kurumlarında çeşitli görevleri üstlenmişlerdir. Bilim, sanat ve teknoloji gibi dallarda oldukça istekli olan Türkiye Cumhuriyeti baskı ve siyasal faktörler sebebiyle tahribata uğrayan bilim insanlarına yuva oluştururken aynı zamanda onları Nazi baskı ve müdahalelerinden korumaya çalışmıştır. [4]

Türkiye Cumhuriyeti’nde 1933 yılında yaşanan köklü değişimlerle beraber Almanya’da Hitler’in iktidarı ele geçirmesiyle artık çalışmalarını sürdüremez duruma gelen Yahudi kökenli öğretim üyeleri içinden hukuk tutkunu bir bilim adamı ülkemizden geçmiştir. Akademik çalışmanın, ilmi titizliğin, fikri bağımsızlığın, işbirliği ahlakının, mesleki dostluğun ve anlayışın en güzel örneklerini vermiş olan Hirsch’in hatıraları hukuk camiasına derin bir şekilde kazınmıştır.[5]

I. BÖLÜM: NAZİ BASKISI VE ATATÜRK’ÜN YAKLAŞIMI

Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte Türkiye’de önemli sosyo – ekonomik reformlar yapılmasına rağmen Darü’l-fünun ve bünyesindeki eğitim kurumları kendisinden beklenen ilerlemeyi gösterememiş, devrimlere karşı olumsuz tutum takınmış, ciddi ve toplumun yararı yönünde bilimsel çalışmalar yapılamamış, böylelikle kurum “Resmi devlet ideolojisini yansıtamadığı ve suskun kaldığı için rejimle ihtilafa düşmüştür”.[6]

O dönemde Nazi Almanyası’nda yaşaması mümkün olmayan profesörler ülkemize göç etmiştir. Buraya gelmeleri ardından, mükemmel işler yapmışlardır. O dönem yetişen önemli öğrenciler ilerde Türkiye’nin sağlam kadrolarını oluşturacaklardır. Sanki Almanya’nın entelektüel yarısı Türkiye’ye akın ederken bir üniversite şaha kalkmıştır. Şüphesiz denebilir ki, İkinci Dünya Savaşı sırasında en iyi Alman Üniversitesi İstanbul Üniversitesi idi.[7]

Atatürk’ün yükseköğretimle ilgili ilk ciddi çalışmaları ancak 1930’lardan sonra başlayabilmiştir. Bu çalışmaların ilki, İstanbul Darü’l-fünunu’nu hem eğitim yönünden hem de teşkilat yönünden yenileyecek olan üniversite reformudur.[8]

A. 1933 Üniversite Reformu

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra, muasır medeniyetler seviyesine çıkma adına birçok alanda inkılâp gerçekleştirmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. Bu önemli inkılâp alanlarından birisi de aşağıda bahsedileceği üzere Atatürk’ün şüphesiz oldukça önem verdiği bir alan olan “eğitim” inkılâpları olmuştur.

Üniversite reformu ile Cumhuriyet döneminde yükseköğretimde modernleşme Darü’l-fünun’un kapatılıp İstanbul Üniversitesi’nin açılmasıyla başlamıştır. Çünkü Cumhuriyet idaresinin Osmanlı’dan devraldığı tek yükseköğretim kurumu olan Darü’l-fünun, bir türlü Atatürk’ün ideallerine ve görüşlerine ayak uyduramıyor ve geleneksel medrese yapısını koruyordu.[9] İsviçre’den Albert Malche durumu tetkik etmesi için isteniyordu. Malche eğitim yapısını incelediğinde söylediği ilk cümle şu olmuştur: “Ne burası üniversiteye, ne de buradaki hocalar üniversite hocalarına benziyor” Bu sebeple 1 Ağustos 1933 tarihinde İstanbul Üniversitesi’nde İsviçreli profesör Albert Malche’nin hazırladığı rapor doğrultusunda Batı’daki örnekleri gibi modern bir yükseköğretim kurumunun ilk adımı atılmıştır.[10] Malche’nin hazırladığı raporda özetle, Darü’l-fünun’un bilimsel açıdan yetersizliği ifade edilirken, bu durumun ortadan kaldırılması için gerekli araştırmaya gidilerek öte yandan yabancı dil derslerine ağırlık verilmesi hususunda öneriler bulunmaktadır.[11]  Atatürk, Malche’nin raporunu incelemiş ve kendi el yazısı ile tuttuğu notlarda raporu değerlendirmiştir. Atatürk’ün, Malche’nin raporu ile ilgili el yazısının birinci maddesi“İstanbul Darü’l-fünun’u lağvolunmuştur; yerine İstanbul Üniversitesi tesis olunacaktır” olmuştur.[12]

Üniversite reformu ile birlikte Darülfünun 2252 sayılı yasayla kapatılmış ve yerine Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı İstanbul Üniversitesi resmi olarak kurulmuştur. Bununla birlikte İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak; Tıp, Hukuk, Edebiyat, Fen Fakülteleri kurulmuştur. Atatürk’ün üniversite reformu, Alman üniversite modeline göre yapılmıştır.[13]

Batının ışığında bir bilim yuvası olarak düşünülen üniversite yeniden teşkilatlandırılmasının ardından İlahiyat Fakültesi, İslam Tetkikleri Enstitüsü olarak düzenlenmiştir. Türk İnkılabı Enstitüsü, Kimya Enstitüsü ve Morfoloji Enstitüsü gibi araştırma kurumları da açılmıştır. Yeni Türk devletinin akla ve bilime verdiği değer ölçüsünde kalkınabileceğine inanan Atatürk, bilim adamlarına büyük önem vermiştir. Atatürk’ün bu tutumuna en açık örnek üniversite reformunun yapıldığı bu dönemde inkılap hareketlerine istenilen karşılığı vermediklerinden dolayı tasfiye edilen eski kadronun yerine, Nazi Almanya’sından gelen bilim adamlarına yükseköğretimde görev verilmesi olmuştur.[14]

B. Mülteci Profesörlerin Türkiye’ye Kabulü

Alman diktatör Hitler’in zulmünden kaçan pek çok bilim adamı, o dönemde özgür ülke saydıkları Türkiye’ye sığınmaya başlamışlardı. İlk olarak bilim adamlarının ülkemize kazandırılması için, Türk üniversitesine alımları ve çalışabilecekleri ortam hazırlanmaya başlamıştır. [15] Bilim adamlarıyla yapılan anlaşmalar doğrultusunda bilim adamları kısa zamanda Türkçe öğrenecek ve derslerini Türkçe vereceklerdi. Beş, on yıl içerisinde Türk doçentler yetişmiş olacak ve yükseköğretimde yer alan kürsüleri devralacaklardı. Fakat Alman bilim adamları istenilen süre zarfında Türkiye’de tutulamadığından, bu uygulama kısmen başarılı olabilmiştir.[16]

Türkiye’ye gelen Yahudi asıllı bilim adamlarının ülkemizde bilimsel ve çağdaş demokratik esaslara dayalı bir üniversite kurulmasında büyük katkıları olmuştur. Dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip’in, 6 Temmuz 1933 tarihinde göçmen bilim adamlarıyla imzalanan anlaşma sırasında söyledikleri 1933 Üniversite Reformu’nun üniversitelerimizdeki çağdaşlaşma ve bilimselliğe katkılarını çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu çağdaşlığa ve bilimselliğe aykırı olan bazı Darülfünun hocaları, yeni kurulan üniversitenin dışında bırakılmıştı.[17] Çünkü bu yeni kurulan sisteme ayak uyduramayacakları biliniyordu ve çağdaşlaşma evresinde önlerine çıkabilecek her türlü muhtemel tehdidin engellenmesi amaçlanıyordu.

Üniversite reformu sayesinde, yabancı bilim adamı ve öğretim üyelerinin çeşitli fakültelerde ders vermeleri sağlanmıştır. Yabancı bilim adamları, öğretim programları ve yöntemlerinin çağa uygun hale getirilmesine katkıda bulunmuştur. Bu yetenekli ve birikimli insanlar, yaratıcılıklarını sergileyerek potansiyellerini en yüksek düzeyde ortaya koyabilecekleri bir dönemde, gelişme isteği yüksek bir siyasi irade bulmuşlardı. Bu ortamda birikimlerini kendilerinden sonra gelecek olan bilim adamlarına başarıyla aktarabilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebepten ötürü günümüz Türk üniversitelerinde çalışan çok sayıda profesör, bu yabancı bilim adamlarının ya öğrencileri, ya da öğrencilerinin öğrencileridir.[18]

 

II. BÖLÜM: TÜRKİYE’DE YENİ DÖNEM: MÜLTECİ PROFESÖRLERİN BİLİM DÜNYASINA KATKILARI

Baskı rejiminden ülkemize sığınan bilim adamları ve Türkiye arasında belirli anlaşmalar bulunmak zorundaydı. Bunlardan en önemlileri; profesörlerin güçlerinin ve zamanlarının neredeyse tamamını üniversite çalışmalarına adamaları ve bunun haricinde herhangi bir yan uğraş kabul etmemeleri ile ilgiliydi. Diğer bir önemli husus Türk öğrenciler için Türkçe ders kitapları yayımlamak zorunda olmalarıydı.[19]  Türkiye’nin bu zorunlu Türkçe kitap uygulaması ile profesörlerin bilgi birikimi ve Türkçe dili harmanlanarak donanımlı öğrenciler yetiştirilmek istenmiştir.

Bir başka önemli detay ise profesörlerin halkın gelişimi ve aydınlatılması amacıyla kurulan tesislerde aktif olarak görev almakla yükümlü olmalarıydı. Bu anlaşma maddeleri doğrultusunda bilim adamları tarafından kurulan küçük bir dernek ortaya çıkmıştı.[20] Bu derneğin kurulma amacı şüphesiz, profesörlerin ifade özgürlüğü ve düşünce hayatlarının dar bir perspektifle sınırlanmasını engellemektir.

 

A. İstanbul’daki Profesörlerin Çalışmaları

    II.A.1. Tıp

1933 Üniversite Reformu ile Alman ve Avusturyalı Tıp profesörleriyle o zamana kadar yükseköğretim tarihinde rastlanılan en yoğun ortak çalışma sağlanmıştır. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, mülteci bilim adamlarının en önemli çalışma alanı haline gelmiştir.[21]

Tıp öğrenimi 1933’ten sonra üç kısma bölünmüştür. İlk kısım, Matematik ve Fen Fakültesi’nde veya özel olarak bunun için kurulmuş bir bölümde sürdürülen 2 yarıyıllık temel eğitim dönemini kapsamaktaydı. İkinci kısım olarak Anatomi, Histoloji, Embriyoloji, Biyokimya ve Fizyoloji öğretiminden oluşan ve 3 yarıyıl süren esas tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilmekteydi. Üçüncü kısım ise 7 yarıyıl süren klinik eğitimi kapsamaktaydı. 12 yarıyıllık tıp eğitimini tamamlayan tıp mensupları, ordu mensuplarının yanında Türk reform çabasının temelini oluşturuyorlardı.[22]

O dönemde tıp eğitimi dendiğinde yabancı öğretim üyelerinin Türkiye’de görev almalarında kilit rol oynayan isimlerden birisi, Philipp Schwartz’dır. Schwartz, reform öncesi 5 Haziran’da Ankara’ya ve 25 Temmuz’da İstanbul’a gelerek Türk Hükümeti ile görüşmüş, görevlendirilecek öğretim üyelerinin belirlenmesinde ve Reform ile ilgili bazı kararların alınmasında aktif olarak katılmıştır.[23]

Schwartz, 1933 Üniversite Reformu kararları ile İstanbul Üniversitesi kadrosuna dahil edilen yabancı öğretim üye ve elemanları içerisinde ülkemize gelişinden kısa süre sonra dilimizi öğrenerek, derslerini Türkçe vermeye başlayan sayılı isimden birisidir. Tıp alanında her konuyu geniş bir materyalle incelerken, kürsüde çalışanları aktif olarak araştırma alanında görevlendirmiş, böylece bir öğretim üyesinin öğretim ve eğitim kadar araştırma yapması gerektiğine işaret ederek, araştırmanın nasıl yapılacağını ve ekip çalışmasını öğrencilerine öğretmiştir.[24]

Schwartz’dan sonra mülteci profesörlerin tıp alanındaki katkıları dendiğinde aklımıza Rudolf Nissen gelmektedir. Nissen 1933 yılında 37 yaşında Ordinaryüs Profesör unvanıyla İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. Cerrahi Kliniği’ne direktör olarak tayin edilmiştir. 1939 yılı sonuna kadar Cerrahpaşa Cerrahi Kliniği’nde çok verimli çalışmalarda bulunmuş, yeni ameliyat teknikleri ve yetiştirdiği cerrahlarla Türk Cerrahisi’ne katkı sağlamıştır. Türkçe ve Almanca dört cerrahi kitabı, 62 Türkçe bilimsel yayını da bulunmaktadır. Dünyada ilk kez yaptığı ameliyatlarla o dönemde bir efsane olmuştur.[25]

   

    II.A.2. Fen Bilimleri

Fen Fakültesi, 1933’ten sonra 6 ana bölüme ayrılmıştır. Matematik, Astronomi, Fizik, Kimya, Biyoloji ve Jeoloji olarak ayrılan dalların her birinden mezun olmak ve birinden doktora yapmak mümkündü. Öğrenciler bir ana ve bir yan dal seçerek öğrenimini tamamlamaktaydı. Diğer fakültelerde olduğu gibi bu fakültede de hem organizasyon hem öğretim yapısı açısından Alman etkisi hakimdir.[26]

Fen Fakültesi’nde görev alan mülteci bilim adamlarının önde gelenlerinden biri de Richard Edler von Mises’tir. Berlin Üniversitesi’nden gelerek 1930’lu yıllarda olasılıklar hesabı alanında ve hatta uygulamalı matematiğin hemen hemen bütün dallarında dünya çapında tanınan ve alanının en iyisi olarak kabul edilen Mises, Kerim Erim ile birlikte Matematik Enstitüsü’nü yönetmiştir. Nissen’e göre o, mülteci profesörler çevresinde “en tecrübeli olanı ve en çok hürmet edilenidir.”[27] Matematikçi ve pozitif felsefenin temsilcisi olarak Dünya çapında ismini duyuran Mises 1939’da Harvard University Massachusetts Institute of Technology’nin kendisine yaptığı çağrıyla ABD’ye gitmiştir. [28]

   

    II.A.3. Edebiyat

Edebiyat Fakültesi başlangıçta 43 kürsü, 12 bölümden oluşmaktaydı. Öğretim değişik bölümlerde yapılabiliyor ve bir diplomayla sonlandırılıyordu. Öğretim lisansını alan her öğrenci diğer programlarda olduğu gibi diplomasıyla birlikte alanında uzmanlaşmak için doktora yapabiliyordu.[29]

Edebiyat Fakültesi’nin önemli mülteci profesörlerinden olan Leo Spitzer, 1887 yılında Viyana’da doğmuştur. Spitzer, Matura-Abitur adlı olgunluk sınavını 1906’da vermiştir. Doktor ünvanını 23 yaşında (1910) aldıktan üç yıl sonra da ders verme yetkisini (Venia legendi – Lehrbefugnis) kazanmıştır. 1930’dan 1933’e kadar da Köln Üniversitesi’nde Roman filolojisi ve karşılaştırmalı filoloji profesörü olarak görev yapmıştır.[30] Yahudi kökenli bilim adamları Almanya’yı terk etmeye zorlandığında Leo Spitzer 1933 yazında ilk önce Manchester Üniversitesi’nden bir davet alır, ancak oradaki çalışma ortamını beğenmediği için kabul etmez. Kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nden Roman dilleri ve edebiyatı profesörü olarak aldığı daveti kabul eder. Spitzer 1933’te İstanbul’a gelerek İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunun kuruluşunda görev alıp yöneticiliğini de üstlenmiştir.[31]

  

  II.A.4. Hukuk ve İktisat Çalışmaları

1933 Üniversite Reformu sonrasında İstanbul Üniversitesi hem hukuk hem iktisat fakültelerinden diploma alabilmek için en az 8 yarıyıl öğrenim görmek gerekiyordu. Hukukçuların diploma alabilmesi için 24 zorunlu dersten geçmesi gerekirken, iktisatçıların bitirme sınavları için iki ana ders ve seçmek zorunda oldukları 5 dersi mevcuttu. Bu eğitim sistemi Fransız tarzından esinlenerek İstanbul Üniversitesi’ne uyarlanmıştır.[32]

Hukuk fakültesinde mülteci profesörlerin sayıları ele aldığımız diğer fakültelere göre oldukça az olmasına rağmen etkileri fakülte, hatta ülkemizin dışına kadar uzanan önemli bilim adamları vardı. Bunlardan birisi Freiburg’tan gelen Andreas Schwartz’tı. İsviçre hükümeti, 1934 yılında Türkiye tarafından Medeni Hukuk ve Roma Hukuku derslerini vermek üzere bir profesör istediği zaman Schwartz’ı tavsiye etmiştir. Schwartz, Almanya’daki kaotik durumlardan ötürü, Türkiye’nin bu çağrısını memnuniyetle kabul etmiştir. Ölene kadar İstanbul’da yaşayan Schwartz, yalnızca hukuk için değil, mülteciler kolonisi için de önemli ve yardımsever bir şahsiyet olarak hafızalara kazınmıştır. Kendisinin en önemli faaliyeti olarak, kendi dersinde Avrupa hukukunun Roma hukukuna dayanan kavramlarını Türkiye’ye getirmesi ve anlam bakımından yeni Türk hukuku için basitleştirme çabalarının başarılarına dayanmaktadır. Türk hükümeti tarafından ısrarla talep edilen hukuksal değişim hareketlerinde Schwartz’ın yoğun ve değerli katkıları bulunmaktadır.[33]

Türk hukuku, ilmi, hukuk pratiği ve kanun hükümleri için olduğu kadar tüm Türk bilimsel düşünce sistemleri içinde de Ernst E. Hirsch’in oldukça önemli bir yeri vardır. 1933 yılında İstanbul’a gelen Hirsch, çalışma gücünün büyük bir bölümünü kendisine sığınma imkanı sunan ülkemize sunmuştur.[34] Genellikle ticari hukuk çalışmaları yapan Hirsch, 1943’e kadar Ticaret Hukuku ve Fikri Haklar konusunda derslerine devam ettikten sonra Ankara’da çalışmalarına devam etmiştir. Hirsch’in birçok kanunun çıkarılmasında – örneğin Türk Ticaret Kanunu ile Türk Telif Hakları Kanunu – büyük payı vardır. Bu sebepten ötürü kodifikatör olarak anılmaktadır. Ayrıca 1946’da çıkarılan ve Özerklik Kanunu diye anılan önemli Üniversite Kanunu’nda da katkısı bulunmaktadır[35]

1936 yılında İktisat Fakültesi kısa sürede önemli mülteci profesörler ile dolmaya başlamıştır. 8 kürsülük iktisat fakültesinin 5 hocasını mülteci profesörler oluşturuyordu.[36] Bu da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin mülteci profesörler için önemini vurgulamak için yeterli bir kanıttı. İktisat Fakültesi’nde çalışmalarıyla ün kazanan, İktisat ve Finans ilimleri profesörü Fritz Neumark öğrencileri için hayatını çalışmaya adayan bir diğer önemli bilim adamıydı.[37] Hirsch ile beraber 1939’da Ankara’da toplanan I. Maarif Şûrası’nda tek yabancı delege olmuştur. Türkiye’de kısa sürede dilimizi öğrenip verdiği maliye dersleriyle İstanbul Üniversitesi tarafından şeref doktorluğu ile onurlandırılmıştır.[38]

  

  II.A.5. Mimarlık ve Güzel Sanatlar

Teknik Üniversite’nin Mimarlık Bölümü’nde 1936’dan itibaren Bruna Taut ders vermeye başlamıştır. Kendi dalında neredeyse Dünya çapında tanınan bir hocaydı. O dönemde Türkiye’de hükümetin resmi mimarı olarak kabul edilmekteydi. İstanbul Teknik Yüksekokulu Mimarlık Bölümü’nün kurucusu ve ilk başkanıydı. Ama Taut’un bu faaliyetleri 1938’deki ölümüyle son buldu. Mimarlık alanında bir diğer önemli isim Avusturyalı Clemens Holzmeister’dir. Türkiye’ye mülteci olarak kabul edilmesinden evvel, ülkemizdeki birçok resmi binanın inşasından sorumlu olduğundan ötürü tanınmış bir isimdi. İstanbul Teknik Yüksekokulu Mimarlık Bölüm Başkanlığına getirilmiş ve verdiği derslerle Türk öğrenciler üzerinde büyük bir etki bırakmıştır.[39]

1937’de kurulan Güzel Sanatlar Akademisi’ne mülteci olarak gelen profesör Rudolf Edwin Belling büyük yankı uyandırmıştır. 1951’den itibaren Teknik Üniversite Mimarlık Bölümü’nde hocalık yapmış, geliştirdiği sanat akımları ile öğrencileri ve meslektaşları tarafından yoğun ilgi görmüştür.[40]

 

B. Ankara’daki Profesörlerin Çalışmaları

    II.B.1. Ankara Devlet Konservatuarı

Ankara Devlet Konservatuarı’nın öncüsü 1924’te kurulan Musiki Muallim Mektebi idi. 1933 yılındaki genel yüksekokul reformları ile birlikte bir Milli Musiki ve Temsil Akademisi’nin kuruluşunun teklifi yapıldı. Daha sonra kanun düzenlenerek akademinin yerine Devlet Musiki Konservatuarı’nın kurulması ve müzik eğitimi bölümünün ayrılması istendi. Bu ayrılıklar sonucunda Atatürk müzik eğitiminin önemini vurgulayarak reformların hızla uygulanmasını ve konservatuarın kurulmasını isteyerek reform için yabancı uzmanlar getirilmesine karar verdi.[41]

1935 yılında Alman müzisyen Paul Hindemeth’in uzman olarak getirilmesi kararı alındı. Hindemith, durumu inceledi, raporlar hazırladı ve gerekli kuruluş tedbirlerini uygulamaya koydu. Hindemith diğer mülteci profesörler kadar uzun süre kalmasa da çalışmaları günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Şüphesiz ki Ankara Devlet Konservatuarı onun eseridir.[42]

Konservatuar resmen açıldıktan sonra mülteci profesörler kadroları doldurmaya başladı. Bölüm sayısı, dersler, alanlar artarken içeriklerde düzenlemeye gidildi. Kısacası Avrupa modeli eğitim sistemi müzik alanında da kendini göstermeye başlamıştı.

II. Dünya Savaşı’nın sonlanmasından sonra Ankara Devlet Konservatuarı’ndaki Alman ve Avusturyalı öğretim üyelerinin sayısı hızla azalmıştır. Diğer fakültelere oranla Ankara Devlet Konservatuarı’nda daha az mülteci profesör görev almıştır fakat yaptıkları çalışmalar ilk Modern Türk Müziği ve Tiyatrosu’nun oluşmasını sağlamıştır.[43]

  

 

  II.B.2 Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi

Dönemin Ankarası’nda henüz bir yükseköğretim kurumu sayılabilecek bir aktör bulunmuyordu. Yalnızca 1924'te kurulan Musiki Muallim Mektebi, 1925'te kurulan Hukuk Mektebi ve 1933'te kurulan Yüksek Ziraat Mektebi gibi meslek adamı yetiştirmeye yönelik yüksek okullardır.  Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ileride kurulması planlanan Ankara Üniversitesi’nin ilk akademik birimi olarak faaliyete başlamıştır.[44] Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruluşunu, bir taraftan Atatürk’ün dil ve tarih konularına karşı duyduğu ilgiye diğer taraftan o zamanki Milli Eğitim Bakanlığı Yüksekokullar Bölümü’nün genel müdürü olan Cevat Dursunoğlu’nun gayretlerine borçludur.[45]

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne birçok mülteci profesör gelse de görevli olan ve çalışmalarıyla adını duyuran beş gerçek profesör vardı. Bu isimler; Georg Rohde, Benno Landsberger, Hans Gustav Güterbock, Walter Ruben ve Karl Menges idi.[46]

George Rohde, 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Klasik Filoloji kürsüsüne davet edildi. Marburg’ta başarılı bir şekilde çalışmasını sürdürürken önüne çıkan engeller ve içinde bulunduğu kaotik ortam Ankara’dan gelen teklife sıcak bakmasını sağladı. Rohde kısa sürede ülkemize tüm kalbiyle bağlanmış ve Türkçe’yi kısa sürede öğrenmişti. Ülkesine dönene kadar yalnızca dersleri değil, fakülte dışındaki konferansları bile Türkçe vermiştir.[47]

Benno Landsberger, yaptığı Mezopotamya çalışmaları ve başarılı bir Asurolog ve Sümerolog olarak adını Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ve ülke genelinde duyurmayı başardı. 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki görevine başladı ve fakültenin biçimlenmesinde aktif rol oynadı. 1948’de Chicago Üniversitesi Oriental Institute tarafından çağrıldı ve bir süre akademik çalışmalarını sürdürdü. Türkiye’de yetiştirdiği öğrencilerin birçoğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nde kürsü başkanı veya profesör olarak görev yaptılar.

Hans Gustav Güterbock, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne Landsberger ile aynı dönemde ve aynı alanı çalışmak için geldi. Güterbock, Berlin Devlet Müzeleri’nin Önasya Bölümü’nün bilimsel görevlisi sıfatıyla daha önce de Türkiye’de çalışmalar yapmış ve Boğazköy’deki kazılara katılmıştı. Mezopotamya Kültür – Medeniyeti ve Hititoloji dendiği zaman akla gelen ilk isimlerden birisi olmuştur. Ülkemizde yetiştirdiği öğrenciler alanında en iyisi denebilecek düzeyde yetkin birer Hititolog olmuşlardır.[48]

Walter Ruben, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Indoloji Bölümü’nün kurucusudur. 1933 yılına kadar Frankfurt Üniversitesi’nde Indoloji doçentiydi ve politik ayrışmalar sebebiyle oradan uzaklaştırıldı ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne gelerek uzun süre bölüm başkanlığı görevini sürdürdü. 1950’lerden sonra Berlin’e geri dönerek Humboldt Üniversitesi Indoloji Enstitüsü’nde direktör ve ordinaryus olarak öğrenciler yetiştirdi.[49]

Karl Menges’inDil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki çalışmaları hakkında edinilen bilgiler oldukça azdır. Her şeyden önce kendisinin fakültede hangi görevi sürdürdüğü bile bilinmemektedir. Menges, 1935 yılında Almanya’da gelişen faşist gelişmeleri ve Nazi baskısını protesto ederek ülkeden ayrıldıktan sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Slav Dilleri ve Doğubilimci olarak çalışma imkanı bulmuştur. 1939 yılında Columbia Üniversitesi’ne giderek ömrünün geri kalanını orada geçirdiği bilinmektedir.[50]

  

  II.B.3. Tıp Fakültesi

Ankara’da bir tıp fakültesi kurulmadan önce Numune Hastanesi, Hıfzısıhha Enstitüsü gibi Sağlık Bakanlığı’nca desteklenen bazı kuruluşlar mevcuttu ve bu kuruluşlar tıp fakültesinin öncüleri olarak sayılmaktadır.[51] 1934-35 yılında inşası tamamlanan Numune Hastanesi’nde birkaç bölümün direktörü olarak Alman tıp mensupları görevlendirilmiştir. Özellikle Alman profesörlerden Melchior, Eckstein ve Marchionini Ankara’nın tıbbi yönden teşekkülünde önemli rol oynamıştır. Bu isimler 1945 yılında Tıp Fakültesi’nin kuruluşunda profesör ve kurucu üye olarak yer almışlardır.[52]

Cerrah Eduard Melchior, 1936’da Numune Hastanesi’nden kendisine gelen Cerrahi Bölüm yönetiminin üstlenmesi teklifi üzerine Ankara’ya gelerek önce Numune Hastanesi’nde daha sonra da Ankara Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu. Yetiştirdiği öğrenciler ve bilimsel çalışmaları sayesinde cerrahi alanında ismini Dünya çapında duyurmuştur. Melchior, dil konusunda da oldukça yetenekli bir doktordu. Kısa zamanda Türkçeyi öğrenmiş ve bu süre zarfında katkılarından dolayı ülkemizi “ikinci vatanım” olarak nitelendiriyordu. Pediatri uzmanı bir diğer hekim Albert Eckstein, 1935’e kadar Düsseldorf Çocuk Kliniği’nin direktörüydü. Diğer meslektaşları gibi Eckstein da 1935 yılında ırksal meseleler ve baskılar doğrultusunda görevinden uzaklaştırıldı. Eckstein, Türk pediatrisinin gelişiminde büyük bir rol oynadı; taşrada geniş çapta geziler yaparak ülkemizde süt çocuğu ve çocuk bakımıyla ilgili çeşitli bilgilendirmelerde bulundu. Onun faaliyet yıllarında Türkiye’de çocuk ölüm oranları %33’ten %12’ye kadar düşmüştür. Dermatoloji profesörü olan Alfred Marchionini 1938’de ülkemizdeki görevine başladı. Marchionini’nin yüksek enerjisi, diğer bölümlerdeki meslektaşları ile bir dostluk havası içinde çalışarak kısa sürede kliniğini geliştirmesine sebep oldu. Kendine ait bir laboratuarı bulunmadığı halde sayısız yayınlar vasıtasıyla yaptığı dermatolojik araştırmalarla yepyeni bir çığır açmıştır. Bugün Türkiye’deki pek çok çalışkan öğrencisi ve dermatoloji alanı onun mirasını yaşatmaktadır.[53]

 

  II.B.4. Yüksek Ziraat Enstitüsü

Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde Salomon Calvi, Gerngross, Pfannenstiel ve Hans Bremer adlı dört önemli mülteci profesör görev almıştır. Wilhelm Salomon Calvi, 33 yıl Heidelberg’de ders vermiş ve orada Jeoloji Enstitüsü’nü kurmuştur. Yüksek Ziraat Enstitüsü 4 ana bölümü bünyesinde barındırmaktaydı. Bunlar; Fizik – Kimya Enstitüsü, Botanik Enstitüsü, Zooloji Enstitüsü ve Türkiye’ye geldikten sonra Calvi’nin başına geçtiği Jeoloji Enstitüsü’dür. Calvi, bu enstitünün başına geçtikten sonra onu geliştirme çalışmalarına başladı fakat bu görevde uzun süre kalamadı. Bu enstitüye bağlı olan Jeoloji birimine bütçe kısıldı ve enstitünün çalışmalarına paralel olan Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) onun başlıca çalışma sahası haline geldi. Bunun üzerine Calvi’ye Fransız Jeolog Chaput’un önerisiyle İstanbul Üniversitesi Jeoloji Kürsü Başkanlığı teklif edildi fakat Calvi bu görevi reddetti.[54]

Otto Gerngross,1932’de Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün rektörü Geheimrat Falke’in profesörlük teklifiyle ülkemize geldi. Zirai Teknoloji ve Teknik Fakültesi adı altındaki önemli sayılabilecek nitelikte olan tek kürsü Zirai Teknoloji kürsüsünü üstlenerek çalışmaya başladı. 1947’de enstitü direktörü olarak Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde ders vermeye başladı. Kendisinin çalışmaları, başarıları ve yetiştirdiği öğrenciler ülkemiz tarafından oldukça takdir edilmiştir.[55]

Max Pfannenstiel, 1938 yılında kütüphane sorumlusu olarakYüksek Ziraat Enstitüsü Kütüphanesi’ne getirildi ve kendisine kütüphane yönetimi devredildi. 1940’tan sonra Türk Tarih Kurumu’nda çalıştı ve orada Atatürk’ün kuruma vasiyeti olarak kalan Atatürk Kütüphanesi’ni düzenledi. Ülkemizde yalnızca 3 yıl ikamet etti fakat böyle bir kısa sürede yaptığı jeoloji ve tarih öncesi devirlere ait çalışmalarıyla ün kazandı.[56]

   

   II.B.5. Ankara Siyasal Bilgiler Yüksekokulu

Modern anlamda idari uzmanlar yetiştirmek üzere, Tanzimat reformları arasında 1858’de İstanbul’da geleneksel yönüyle ağır basan Mekteb-i Mülkiye kuruldu. Mekteb-i Mülkiye 1877’den sonra yüksekokul olarak şekillendi. Abdülhamid devrinde ekonomi, hukuk ve tarih dersleri yerini din derslerine bıraktığında arka planda kalmış, ancak Jöntürk devrimi ardından Fransızların yardımıyla bazı reform çalışmalarına başlanmıştır.[57]

1935 yılında Atatürk’ün isteği üzerine Mülkiye olan ismi Siyasal Bilgiler Yüksekokulu olarak değiştirilmiştir. Eğitim süresi ve ders içeriğinde yapılan düzenlemelerle birlikte 1946 yılında modernize edilmiş biçimde derslere başlandı. Kısa bir süre sonra Ankara Siyasal Bilgiler Yüksekokulu, Siyasal Bilimler Fakültesi adıyla Ankara Üniversitesi’ne bağlandı.         [58]                     Siyasal Bilgiler Yüksekokulu dendiği zaman mülteci profesörlerden Ernst Reuter akla gelmektedir. Reuter 1935’te Ankara’ya geldi ve aynı gün “fiyat tayin ve ticaret uzmanı” olarak görevlendirildi. 1938 yılından itibaren ise Ankara Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’nda profesör olarak çalışmaya başladı; şehir, imar ve planlaması derslerini verirken bu konu üzerine bir enstitü kurmak istiyordu. Reuter için özel olarak şehircilik kürsüsü kuruldu ve derslerinin ana temasını “sosyo-ekonomik açıdan şehircilik” teşkil etti. Reuter derslerini Türkçe olarak veriyordu ki bu büyük bir başarı olarak nitelendirilmekteydi. Şehir planlaması hakkındaki derslerinde belediye politikası ve tekniği ile ilgili bütün problemleri ortaya döküyordu. Günümüzde şehircilik sahasında kullanılan pek çok terimin kendisine ait olduğu ileri sürülmektedir.[59]

 

III. BÖLÜM: ATATÜRK’ÜN ÜLKESİNDE BİR HUKUK HOCASI:

ERNST E. HIRSCH

20 Ocak 1902’de Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hirsch, 1920 yılına kadar ilk, ortaokul ve liseyi Friedberg (Hessen)’de okumuştur. 1920 yılında liseden mezun olduktan sonra Frankfurt’ta amcası Otto Hirsch’in bankasında çalışmaya başlamış ve aynı zamanda üniversitede Ekonomi ve Sosyal Bilimler okumuştur. 1922’de önce Münih, sonra da Giessen Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde hukuk eğitimini tamamlayıp 1924’te mezun olmuştur Hukuk Fakültesinden bütün hocalarının takdirlerini kazanarak mezun olduktan sonra “Avukat Yanında Staj” ve “Yardımcı Hakimlik” sınavlarında üstün bir başarı elde etmiştir. Daha sonra çalışmaya başlamış, ancak avukatlığın kişiliğine uygun olmadığını düşünerek bilim insanı olmaya karar vermiştir.[60]

1930’da Frankfurt’ta, Ticaret Hukuku, Medeni Hukuk, Alman ve Uluslararası Özel Hukuku dallarında doçent olarak ders vermiştir. 1931’de Frankfurt Asliye Hukuk Mahkemesine atandıktan sonra, 7 Nisan 1933 tarihli “Meslek Memurlukları Koşullarını Yeniden Düzenleme Yasası” gereği, “Ari Irk”a mensup olmadığı için, yargıçlık memuriyetini kaybettiği gibi, doçent olarak da öğrenim yaptırması yasaklanmıştır. Hirsch, kısa bir süre sonra kendisine verilen pasaportla Hollanda’ya geçmiş ve Amsterdam’da geçici olarak Ticaret Hukuku okutma şansına sahip olmuştur. Fakat dönemin baskıcı rejimi yüzünden bu şartlar altında bilimsel çalışmalarını artık Avrupa’da devam ettirebilmesi mümkün değildi.  Sonrasında İstanbul Üniversitesi’nden kesin bir davet alarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi için kurulması planlanan altı kürsüye davet edilen diğer yabancı profesörler de aynı prosedürle Türkiye’ye gelmeyi kabul etmiştir.[61]

 

A. İstanbul’da 10 Yıl

Hirsch, Türkiye’de yaşamaya ve çalışmaya başladıktan sonra, on yılı geride bırakmış cumhuriyet rejiminin, toplumun bütün kesimleri tarafından sindirilmiş olmadığını, gerilimlerin olduğunu ve bir ileri-geri kavgasının yaşandığını farklı bir milletten olsa dahi hemen anlamaya başlamıştır. Böylesi bir ortama gelmiş olmaları nedeniyle, Hirsch ve diğer Alman profesörler de rejim yanlısı oldukları yönündeki algıüzerinden paylarına düşen tepkileri almışlardır. Bunun yanında, görev yaptıkları kürsülerin başında bulunmaları ve Türk öğretim üyelerinden daha yüksek maaş almalarının yol açtığı kıskançlık duygusu ve çekememezlikler nedeniyle de çeşitli tepkilerle karşılaşmışlardır. Diğer taraftan ülkeye yerleşmelerinden kısa süre sonra meslektaşı olan Alman öğretim üyeleri de, kendilerine kucak açmış olan bu toplumun kültürünü hor görmek, kendini beğenmiş tavırlar sergilemek, toplumla ve hatta meslektaşlarla özellikle yakınlaşmamak gibi birtakım olumsuz tavırlar sergilemekte geç kalmamışlardır. Bütün bunlara rağmen, bilimsel olarak güzel ve ciddi işler yapmışlar ve zengin bir miras bırakmışlardır.[62]

   

   III.A.1. Hirsch’in İlk Türkiye Gözlemleri: Darü’l-fünun’dan İstanbul Üniversitesi’ne

Osmanlı İmparatorluğunda “Darü’l-fünun” adı verilen ilk kurum 1848’de kurulmuştur. Ne var ki bu kurum, çağının Avrupa Üniversitelerine uymuyordu. Üniversiteden ziyade sıradan bir eğitim kurumu niteliğindeydi. Darü’l-fünun’un dinî temellere dayanan medreselerden farkı, yeni gelişen doğa bilimlerinde birkaç serbest ve genel ders verilmesi idi. Fakat bu kurumun ömrü kısa oldu; medrese ulemasının çevirdiği dolaplar sonucunda sultanın iradesi ile kapatıldı. Batı örneğine göre tasarlanan ilk Türk Üniversitesi olan “İstanbul Üniversitesi”nin açılış tarihi anlamını ancak 1946 yılında Ankara Üniversitesi’nin kuruluşundan ve 4936 sayılı Üniversiteler Kanununun yayımlanmasından sonra anlaşıldı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Hirsch’e “Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitenin Gelişmesi” konulu bir araştırma vermişti.[63] Böylelikle Hirsch, Darü’l-fünun’dan İstanbul Üniversitesi’ne geçiş aşamasını içerisinde bulunduğu çalışmadaki faaliyetlerden edindiği veriler sonucunda kavrayabilmiştir.

Hirsch, İstanbul Üniversitesi’nin temelleri sağlam bir zemine ulaştıktan hemen sonra çalışmalarına başlamıştır. Hirsch üç yıl içinde Türkçesini çok iyi bir düzeye getirmiştir. Öyle ki, Prof. Hirsch, hukuk disiplininde Arapça terimlerin yerine Türkçe terimlerin belirlenip benimsenmesine yönelik olarak kurulan komisyonda görev yapmıştır. Prof. Hirsch dördüncü ders yılında derslerini Türkçe olarak vermeye başlamış ve sonraki birkaç yıl içinde de, Türkçe ders kitapları ve makaleler yazmaya ve konferanslar vermeye başlamıştır. Bütün bunların yanında, yeni çıkarılmak istenilen kanunların hazırlanması işini de yapmaya başlamıştır. İstanbul’dan Ankara’ya, bir anlamda transfer edilişinin başta gelen nedeni de zaten budur.[64]

1933-1943 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde Ticaret Hukuku, Fikri ve Sınai Haklar alanlarında lisans ve doktora öğretiminde bulunmuştur. Hirsch, 1943–1952 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (AÜHF) öğretim üyeliği görevindeyken de, özellikle Türk Ticaret Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile Marka ve Patent Kanunu projelerinin hazırlanmasında “kodifikatör” olarak büyük rol oynamıştır.[65]

  

  III.A.2. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Günlükleri

Hirsch’in fakültede çalışmaya başlamasından itibaren karşılaştığı en büyük sorun şüphesiz “Almanca düşünüp, Türkçe konuşmak” olmuştur. Hirsch, bir hukukçu olarak dil sorunundan başka daha çetin bir sorunla karşı karşıyadır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde kendisinden ve diğer hukukçulardan beklenen yalnızca bir hukuk öğretimi değil, yerleşik İslam hukuku anlayışının yerine laik bir hukuk anlayışının yerleştirilmesidir. Bunun ne denli güç bir iş olduğunu anlamak için Hirsch’in araştırmaları doğrultusunda edindiği verilerden şu saptamasına kulak vermek gerekir: “Esasında İslami esaslara dayanmayan yabancı yasaların çevirileri olan, kapsamlı Türk kanunları çıkarılarak, o güne kadar İslamın damgasını taşıyan gelenek ve kanun hukukunun saf dünyevi kanunlarla bağdaşmayan tüm hükümleri kesinlikle kaldırılmıştı.” [66]

Örneğin; İsviçre’den Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu, İcra ve İflas Kanunu, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu gibi, Almanya’dan Deniz Ticareti Kanunu ve Ceza Usul Kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu alınmıştı. Fakat, yasa koyucunun eski hukukun yok edilerek yeni yasaların yürürlüğe girmesi yönündeki buyruğu, başlangıçta etkisiz kaldı. Yürürlükten kaldırılan hukuk “de facto” olarak varlığını sürdürdü; çünkü yürürlüğe konan yeni yasalar de facto olarak uygulanmıyordu. Bu yasalar, ilk başta, ideal düzeni ifade eden sözsel eserlerdi; gelecekte insanlar arasındaki ilişkiler ve koşulların gerçek düzeni, işte bu ideal düzen doğrultusunda değişecek ve gelişecekti. Bu ise, ancak bunların uygulanması ile, yani halkın ve hukukçuların bu yasaları kullanmaları ile gerçekleşebilirdi. Türk nüfusunun büyük çoğunluğu, 1920’lerin ortalarında okuma yazma bile bilmiyordu. Bu olgu bir yana, yasaların sadece Resmi Gazetede yayınlanma yoluyla ilanı, uygarlık bakımından en ileri gitmiş devletlerde bile halkın ‘çekirdeğine’ ulaşmazdı. Bu nedenle, hukuk öğretimi ve yargı aracılığıyla bu yeni kanunlara hayatiyet kazandırmak büsbütün önemli olmuştu. Oysa, yeni kanunları kabul ettirme açısından özellikle hukuk öğretiminin ve hukuk öğretisinin taşıdığı merkezi önem ya hiç kavranmamış ya da yeterince ciddiye alınmamıştı. [67]

Fakültenin ders cetvelinde İslam Hukuku ağır basıyordu. Zaten hocaların neredeyse hepsi İslami hukuk yapılar ve düşünce süreçleri içerisinde yetişmiş insanlardı ve bu nedenle de derslerini bu ruhta veriyorlardı. Laik hukuk öğretiminde bütün yabancı hocalar için en büyük engel şüphesiz bu olmuştur. Kısacası mülteci profesörler yabancı kanun metinlerinde yer alan zihinsel ve örfsel kavramlara hakimdi ve bu yolda öğrenci yetiştirmeleri daha kolaydı. Özellikle bu hukuk alanları için yabancı profesörlere görev verilmesi daha anlamlı ve amaca uygun olacaktı.[68]

Hirsch ve diğer mülteci profesörlerin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki on yıllık çalışmaları sonucunda eğittikleri öğrenci kitlesi arasından sıyrılan başarılı gençlerin kimi ya yurtdışında, özellikle de Almanya ve İsviçre’de doktor unvanını kazanmışlardır. Kimi öğrenciler İstanbul’da öğrenimlerini bitirerek doktora yapmış, bunun ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde asistanlığa tayin edilmiş ve asistanlık sürelerini doldurduktan hemen sonra doçentlik sınavlarını vererek Malche’in ideal eğitim reformu düşüncesinin doğruluğunu kanıtlamışlardır. Hirsch’in ilk öğrencileri son sınıfa gelip lisans sınavlarını başarılı bir şekilde verdiklerinde ve en az iki düzinesi akademik kariyer basamaklarını tırmanmaya başladığında onu sonsuz mutlu etmişlerdir.[69]

   

   III.A.3. Görevler ve Çalışmalar

Mülteci profesörler, fakültelerde Profesör Malche’in raporunda yer alan tavsiyelere dayanarak, teorik derslerde, uygulamalı çalışmalarda ve seminerlerde yeni değişikliklere ve düzenlemelere gitmişlerdir. Düzenlemek istedikleri ve önemli bir sorun olarak gördükleri husus sınav sistemiydi. Eskiden beri uygulanmakta olan ve tüm yüksek öğrenimin dört yıla bölünmesine ve bu sınıfların her birinin de bir sabit ders planına sahip olmasına dayanan Fransız usulü sınav sisteminin, Türkiye’deki eğitim uygulamasının bütünselliği açısından temelinde değiştirilmeyeceği düşünülüyordu. Sınav sisteminde yapılması gereken düzenlemelerden sonra bir sonraki sorun olarak gördükleri konu da not skalasıydı. Her derste öğrencinin başarılı olması ve 8 yarıyıl sonunda mezun olabilmesi için her derste asgari not düzeyi olması gerektiğini öne sürmüşlerdir.[70]  Profesörler göreve geldikleri ilk günden itibaren öğrencilerin Avrupa düzeyine erişmesi ve eğitimin yalnızca okul sınırları içerisinde olmaması için yoğun çaba göstermişlerdir.

Hirsch için, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde üniversite hocalığına başladığı ilk dönemler oldukça sancılı geçmiştir. Kendisi Türk Ticaret Hukuku derslerinden sorumluydu fakat o dönemde Türkçe olarak yazılmış bir ders kitabı henüz mevcut değildi ve kanun metinlerinin Almanca çevirisi de yoktu. Kendisi Türk Ticaret Kanunu’nun 1929’da çıkarılan ilk kitabı bazı kanunların Fransızca çevirisinden yardım alarak öğrenciler için bir ders kitabı hazırlamıştı. Türk hukuk terminolojisine giderek hakim olmaya başladıktan sonra çevirisini titizlikle gözden geçirerek öğrencilerine sunmuştur. Kitap çevirisinden sonra ilk işi pozitif Türk hukuk düzenine dayanan bilimsel bir “Ticaret Hukuku” tasarlamak olmuştur. Bu tasarısının ardından temel teorik yön, mukayeseli hukuk olacağından derslerde teorik ve pratiği iç içe geçirmek için çabalamıştır.[71]

Ord. Prof. Dr. Ernst E. Hirsch’in akademik anlamda bunca katkısının yanında kütüphaneci olarak kazandırdıklarını atlamak elbette mümkün değildir. Öğrencilerin yalnızca ders çalışırken masalarını kullandığı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi’nin gerçek anlamda bir kütüphane sıfatını kazanmasında Hirsch’in inkar edilemez bir emeği bulunmaktadır. “Kitaplığı olmayan üniversite, cephaneliği bulunmayan bir kışlaya benzer’’ diyerek kütüphanenin üniversite için vazgeçilmezliğini vurgulayan Hirsch, o gün için okuma salonunu andıran bölümü, olması gerektiği hale getirebilmek için asistanlarını da seferber etmiştir. Bir ordinaryüs profesör olmasına rağmen kolları sıvayarak yaz tatili boyunca fiilen kitaplarla iç içe olmuştur. Hiçbir karşılık almadan kütüphanenin kurulması için çabalayan, çok büyük emek veren Hirsch, bu konuda da minnet duymamız gereken büyük bir bilim insanıdır.[72]

 

   III.A.4. Özel Hayatı ve Türkiye’ye Adaptasyon Süreci

  Ernst E. Hirsch’in Alman Başkonsolosluğuyla ilk bağlantısı, ilk evliliğinin 1933 yılında boşanmayla neticelenmesi ardından, ikinci bir evlilik yapmaya niyetlenmesiyle gerçekleşmiştir. İkinci eşi, hukuk öğrencisi Bayan Holde Hiller olacaktır. İkinci evliliğini gerçekleştirmesinin ardından Moda koyunun en doğu ucundaki Fenerbahçe fenerinin yanındaki ahşap eve taşınmışlardır. 1935-1936 yıllarında siyatik hastalığından muzdarip olan Hirsch, ahşap evin ağrılarını dindireceğini ve ona yepyeni bir yaşam alanı sunacağına inanıyordu. Hirsch, Türkiye’ye geldikten sonra hayatında radikal değişiklikler yapma kararı almıştı; bu kararlarını 1936’da fiiliyata dökmeyi başarmıştı.[73]

Hirsch, Türkiye’de geçirdiği yaklaşık 10 yıllık bir süre ardından kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak görmeye başlamıştır. Yaşadığı şehir olan İstanbul’un tarihini araştırmış ve kendisine bir rota belirleyerek şehrin bütün tarihi yerlerini inceleme kararı almıştır. Evindeki çalışma odasında yazı masasını öyle bir konuma yerleştirmiştir ki masadan başını kaldırdığı her an Theodosius Obeliski’nin hiyeroglif yazıtlı anıtının güneybatı yüzünü tam karşısında görebiliyordu. Roma Tarihi, Bizans Tarihi ve Osmanlı Tarihi ile yakından ilgilenen Hirsch, tarihi kaynakları yakından inceleme fırsatı bulduğu için kendisini çok şanslı hissediyordu.[74]  Ernst E. Hirsch, yalnızca kendisini fakültesine adayan bir öğretim üyesi değildi; tarih, coğrafya, sosyoloji ve felsefe gibi sosyal bilimlerle de iç içeydi ve hukuk çalışmalarından arta kalan sürede devamlı bu konularda okumalar yapmaktaydı.

 

B. Ankara’da Yeni Hayat 

Hirsch dördüncü ders yılında derslerini Türkçe olarak vermeye başlamış ve sonraki birkaç yıl içinde de, Türkçe ders kitapları ve makaleler yazmaya ve konferanslar vermeye başlamıştır. Bütün bunların yanında, yeni çıkarılmak istenilen kanunların hazırlanması işini de yapmaya başlamıştır.  İstanbul’dan Ankara’ya, bir anlamda transfer edilişinin başta gelen nedeni de zaten budur. Ernst E. Hirsch, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki görevinin hemen ardından Ankara’dan bir davet alarak derslerine orada devam etmeye başlamıştır. 1943-1952 yılları arası dönemde de Ankara Hukuk Fakültesi’nde görev yapmıştır. Hirsch, Ankara’da kelimenin tam anlamıyla, derin izler bırakıp öyle gitmiştir.

           

            III.B.1. Ernst E. Hirsch’ten Ernest Hirş’e: Türk Vatandaşlığına Geçiş         

            Ernst E. Hirsch 1938 Sonbaharında bir grup Alman meslektaşıyla beraber sona eren 5 yıllık Türkiye’de yaşama sözleşmesi ve oturma iznini uzatırken, Türk vatandaşlığına geçmeyi de talep etmiştir. Kendisini seven Türk meslektaşları ve bazı milletvekilleri ona İslam dinini kabul etmesi ve Türklüğü benimsediğini ispatlaması koşuluyla onu derhal Türk vatandaşlığına kabul ettireceklerini ima ediyorlardı. Fakat Hirsch Türkiye’ye olan bağlılığını o güne kadar sürdürdüğü çalışmalarıyla yeterince ispatlamış olduğunu ileri sürüyordu.[75]

            1943 yazı geldiğinde 5 yıl daha uzatılmış olan oturma izninin süresi dolmak üzereydi. Hükümetin buyruğu üzerine eski şartlar geçerli olduğu takdirde sözleşme 5 yıl daha uzatılabilecekti. Hirsch bunun üzerine maaşının giderek artan fiyatlar karşısında yetersizliğini dile getirerek, artan fiyatların seviyesine uygun olarak yükseltilmesi şartıyla teklifi kabul edeceğini bildirmiş fakat reddedilmişti. Oturma izninin uzatılıp uzatılmayacağı şüpheli iken yabancı uyruklu olduğu için avukatlık da yapamıyordu. Hayatı birden çıkmaza girmişti ve bildiği tek şey sözleşmeleri uzatılmamış olan meslektaşlarının bir yolunu bulup Filistin, Kahire, Tahran ve ABD’ye gidebildikleriydi. [76]

Hiç beklenmedik şeyler yaşandı ve yıllar sonra eğittiği öğrencisi karşısına Vilayet Baş Hukuk Danışmanı olarak çıktı ve kendisinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmesi üzerine tebrik etti. 1938 yılında Türk Vatandaşlığına geçmek için yapmış olduğu başvuru beş yıl sonra nihayet sonuçlanmış ve 21 Eylül 1943 günü Türk vatandaşlığına geçmiştir. Kendisine Türkçe dil uyumuna uygun olarak Ernest Hirş adı verilmiştir.[77]

   

   III.B.2. Hirsch Gözünden Ankara

Ernst E. Hirsch, İstanbul’da uzun yıllar bulunması sebebiyle hem şehir hayatına hem de toplumsal çevreye alışkın olduğundan dolayı Ankara’ya kısa sürede adapte olmuştu. İstanbul’da yaşadığı süre zarfında çeşitli konferanslar, toplantılar, seminerler ve sempozyumlar vesilesiyle sık sık Ankara’da bulunmuş ve çeşitli dostluklar kurmuştu. 1936 yılında Ankara’ya ilk gelişindeki gezisi esnasında şehri epey tanıma fırsatı bulmuştu. Şehrin önemli merkezlerinde bulunmuş, fakülteleri ziyaret ederek hocalarla tanışmış ve tarihi yerleri ziyaret etme imkanı olmuştur.[78] Hirsch’in Ankara’daki kariyerinin temeli 1936 yılı Ocak – Şubat aylarında atılmış; 1943 Kasım’ında ise bina inşasına başlanmıştır.

Hirsch, yerleşmeden önce de bu şehri çok seviyordu ve onun için Ankara’nın yeri ayrıydı. 1943 yılında ilk olarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde misafir öğretim üyesi olarak göreve başladı. Bu fakültede sadece hocalık yapmakla kalmadı, hukuken konuk statüsünde olduğundan dolayı ilk yıl fakülte yurdunda öğrenci hayatı yaşamıştır. Kaldığı küçük odadan eşine ve annesine mektuplar yazıyordu. O mektupları uzun süre saklamış ve bu durumu da “Bu mektuplar gelişmem ve geleceğim açısından onca belirleyici önem taşıyan ilk Ankara yılımı, canlı bir biçimde tasvir etmektedirler” cümlesiyle açıklamıştır.[79]

 

   III.B.3. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anıları

1943 Kasım’ında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki hayatı resmi olarak başlamıştır. Fakültedeki görevleri, Ticaret Hukuku dersleri, senato üyeliği dışında kendisi için daha önemli meseleler vardı. Prof. Dr. Ernst Hirsch için “çalışma”, diğer insanlar için olduğundan çok daha ayrı bir şeydi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeyken öğrencilere sürekli söylediği şey bu olmuştur.  “Çalışma” onun için, bir iş, bir vazife, bir ahlâki gereklilik olmaktan çok daha fazla bir şeydi. Kanaatimce çalışma, Hirsch için, hayatın ta kendisi idi.[80]

Hirsch, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerine mutlaka felsefe ile ilgilenmelerini, hayat hakkında, toplum hakkında belirli bir dünya görüşüne, bir değerler sistemine sahip olmalarını her vesileyle hatırlatır, bunun “kişiliğin” vazgeçilmez bir şartı olduğunu daima tekrarlardı. Hocalık yıllarında ikinci asistanı Prof. Dr. Yaşar Karayalçın henüz fakültede öğrenci iken hocası Hirsch için şu sözleri söylemiştir:  “Hep sevdiğim hocalar oldu ama bu hocalarla tanışamadım. Bugüne kadar bazı hocaları şikâyet ettim, ama şimdi istediğim hocayı buldum ve bundan sonra onunla beraber olmaya gayret edeceğim, o sadece benim değil hepimizin hayatını değiştirecek.” [81]

Hirsch, Ankara’da görev yaparken, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden üç öğretim üyesinin (Pertev Naili Boratav, Behice Boran ve Niyazi Berkes) üniversiteden atılma sürecine birebir tanıklık etmiştir. Üniversite Senatosu’ndaki görüşmelerde, Hukuk Fakültesi adına toplantılara katılan Ord. Prof. Ernst E. Hirsch, olanların ne hukuk devleti ne de üniversite özerkliği ile bağdaşan bir yanının olduğunu anlatmaya çalışmış; çetin bir mücadele vermiş ve aşırı tepkilerle karşılaşmıştır. Bir anda, Hirsch’in gözünde, Nazi Partisi tarafından çıkarılan bir yasayla birçok meslektaşı ile birlikte, savunma hakkı bile verilmeden 1933 yılında Frankfurt Üniversitesi’nden atılışı canlanmıştı. Türkiye’de böyle bir hukuksuzluğun gözleri önünde gerçekleşmesine dayanamayarak Ankara Üniversitesi Senatosu’ndan istifa etti.[82]

 

C. Ernst E. Hirsch’in Türk Hukuk Bilimine Katkıları 

Almanya’da ciddi bir hukuki donanıma sahip olarak yetişen, bulunduğu akademik ortamlardaki öğretim üyeleri, öğrencileri ve asistanları tarafından yıllar sonra bile derin sevgi ve saygıyla anılan Hirsch’in hukuk dünyası tarafından taşıdığı değer çok önemlidir. Almanya’da hukukun gelişmesine yaptığı katkıların yanında Türk Hukukunun bugünkü haline gelmesinin zeminini hazırlayan büyük bir şahsiyettir.[83]

Ernst E. Hirsch, Türkiye’de hukuk tarihi açısından birçok köklü değişime öncülük etmiştir. Bunlardan biri de 1946 yılında çıkarılan Üniversiteler Yasası’dır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in önerisi üzerine, yasayı hazırlamakla görevli komisyonca, Ord. Prof. Hirsch’e  “Üniversite Özerkliği” konusunda bir rapor hazırlaması görevi verildi ve hazırladığı rapor, oy birliği ile kabul edildi. Hükümetin 27 Nisan 1946’da TBMM’ne sunduğu Üniversiteler Yasası’nın omurgasını, bu rapor oluşturdu. Yine aynı yıllarda Ord. Prof. Dr. Hirsch, yazarların ve sanatçıların haklarını koruyan, telif haklarını güvence altına alan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu taslağını da hazırlamıştı. 1948 yılında hazırlanan bu taslak, 27 Ekim 1950’de hükümet tasarısı olarak TBMM’ye sunulmuş; komisyonlardaki görüşmelerde Adalet Bakanlığı’nı Hirsch temsil etmiştir. [84] Yasa tasarılarının yanı sıra Hirsch, hukuk disiplininde Arapça terimlerin yerine Türkçe terimlerin belirlenip benimsenmesine yönelik olarak kurulan komisyonda görev yapmıştır. Yaptığı bu çalışmalar kendisine “kodifikatör” unvanını kazandırmıştır.

SONUÇ

Türkiye’de Yükseköğretim kurumları açısından atılan önemli bir modernleşme Atatürk’ün 1933’te yaptığı “Üniversite Reformu” ile başlamıştır. Üniversite reformunun ardından Yükseköğretim’de gerçekleşen bu modernleşme hareketine, Nazi baskısından kaçıp Türkiye’ye sığınan yabancı bilim adamlarının çok büyük katkısı olmuştur. Darü’l-fünun’un kapatılıp İstanbul Üniversitesi’nin açılmasıyla Tıp, Fen, Edebiyat, Hukuk ve İktisat Fakülteleri’nde yabancı bilim adamları çalışmaya başlamış ve kendi alanlarında büyük başarılara imza atarak, isimlerini Dünya çapında duyurmuşlardır. Yabancı bilim adamları sayesinde öğretim programları modernize edilerek çağa uygun bir hale getirilmiştir. Bu dönemde üniversite kütüphaneleri kurulmuş, var olan kütüphaneler geliştirilmiş, ders kitaplarının kalitesi ve sayısı da artmıştır.

Böyle bir dönemde hukuk alanında, çağın ilerisinde yaptığı çalışmalarıyla kendini gösteren “hukuk tutkunu bir bilim adamı” ülkemizden geçmiştir. Yalnız Türk hukuku ve prensiplerinin uygulanması ve kanun düzenlenmesi ile ilgili çalışmamış Türk Bilimsel Düşünce Sistemleri ve Etiği konusunda da çalışmalar yapmıştır.

Bugün bile, Ord. Prof. Dr. Ernst E. Hirsch’in izlerini hukuk alanında her yerde görmek mümkündür. Bu alanda mülteci öğretim üyelerine ilişkin övgülerde “en”lerle başlayan sözler her zaman ve öncelikle Ernst E. Hirsch için sarf edilir ve o bu sözleri gerçekten hak edecek çalışmalar yapmıştır.

Devam : Tıklayın KAYNAKÇA'yı öğrenmek için... 

Tuğçem Tirfil

Hacettepe University


Rogg & Nok Haber Servisi:- Rogg & Nok Eğitim Araştırma Grubu

E-Posta ile gönderilen veya direk Web sitesine yayınlanması için gönderilen yazıların fotoğraf gibi tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında Web sitemizde yapılmıştır.
Kişisel veya kurumsal Demokratik düşünce ve kanaatlerimiz engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"Yazar olan biz Hakkımızdaki veya kullanıcıların kullandıkları web sitesindeki yayınlanan haberler dolayısı ile olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarımız saklı kalmak üzere, peşinen reddederiz…

OKUYUCU YORUMLARI

UYARI:Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.(Yorum Yapanın Taahütü)Yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Ad Soyad
E-Posta
Güvenlik Kodu: Guvenlik
Yorum
Copyright ©2010 - Tüm hakları saklıdır.
PHP Haber Sitesi Türkiye Tasarım
Rogg&Nok Haber- Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz Ve kaynak gösterilmeden Alıntı Yapılamaz. Yayınlanan Tüm Haber Ve Açıklamalar İlk Kaynaktan Ulaştırılan Açıklamalardır. Sitemiz Bu Açıklamalara Ekleme Veya Müdahelede Bulunmadan Yayınlar. Yorum,Makale, Sizden Gelenler Bölümündeki Yazılardan Yazanlar Sorumludur. Harici Bilgiler Ayrı Bir Sayfada Açılır. Rogg&Nok Haber Bu Linkler Ve İçeriklerinden Sorumlu Değildir.Her Türlü Haber Ve İletişim İçin roggnok@gmail.com Adresini kullanabilirsiniz. Sitemizden Daha İyi Yararlanabilmek için Gizlilik İlekeleri Ve Yayın Prensiplerimzi Okuyunuz. En İyi İnt Exp 8+ 1024x768 Görüntülenir