10 Aralık 2019 Salı 18:45:37
» 100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK

100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK

Paylas
http://www.bagimsizozgurmedya.com
100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK
http://www.bagimsizozgurmedya.com/turkhaber.html
Türkiye - 21 Kasım 2019, Perşembe 11:29:43
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

       Vahdettin kaçtı mı terk mi etti?

      Yeni ders kitaplarında padişah Vahdettin'in işgalci devletlere, boyun eğen ve işbirlikçi tavrı gizlenerek aklanma çabası göze çarpıyor. Bunlardan biri de saltanatın kaldırılması sonrası İstanbul'dan kaçmasının, terk ettiği şekline sokularak, sanki kendi isteğiyle oluş gibi yansıtılmasıdır.

         1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldıktan sonra, padişah Vahdettin 17 Kasım 1922'de İstanbul'dan ayrılmadan önce İngilizlere şunu yazmıştı:

          "İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devletine sığınır ve bir an önce başka bir yere götürülmemi talep ederim efendim.

          Müslümanların Halifesi."

          Vahdettin'in ülkeyi terk etmesi, 2017 yılında kabul edilen yeni müfredattan önceki 8. ve 11. sınıflarda okutulan "Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük" ders kitaplarında "Saltanatın Kaldırılması" başlığı altında gerçekçi olarak yansıtılıyordu. Örneğin 11. sınıfta okutulan "Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 11" ders kitabında "savaş sonrası toplumun tepkisinden çekinen Vahdettin, 17 Kasım 1922'de İngiltere'ye sığınarak yurdumuzdan ayrıldı"[1]  cümlesiyle açıklanmıştı.

         Yeni müfredattan sonra 12. sınıfa alınan bu dersin Mevsim Yayınları'ndan çıkan kitabında "Vahdettin padişahlık haklarını kaybetti ve 17 Kasım 1922'de ülkeyi terk ederek Malta Adası'na gitti"[2]  ifadesine yer verilmiştir. Böylece Vahdettin'in toplumun tepkisinden çekindiğine yönelik ifade kaldırılmıştır. Dahası terk ettiği ifadesiyle, Vahdettin'in kaçtığı gözlerden uzaklaştırıldı.

         MEB'in 12. sınıflara yönelik kendi hazırladığı kitapta da Malta Adası'na gitmesinden de bahsedilmemiş; sadece "Sultan Vahdettin İstanbul'u terk etti."[3] cümlesine yer verilmiştir.

         8. sınıf "Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük" ders kitabında ise kaçış veya terk etmekten bahsetmemektedir.[4]

          Bu durumda başta eğitimle ilgilenen kurumlarımıza, Atatürkçülerimize, Atatürkçü kurumlarımıza soralım:

Vahdettin kaçtı mı terk mi etti?

         Kaçtıysa tarihimizi çarpıtan ders kitaplarına karşı mücadele etmeyi düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız, birkaç yılını müfredat ve ders kitaplarını araştırmaya veren birisi olarak katkı sunarım.

 



[1] Mahmut Ürküt, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 11, AtaYayıncılık, Ankara, 2017, s.112.

[2] Bahattin Demirtaş, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 12, Mevsim Yayıncılık, Ankara, 2019, s.107.

[3] Akif Çevik, Gül Koç, Koray Şerbetçi, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 12, T.C. MEB Devlet Kitapları, 2. Baskı, Ankara, 2019, s.92.

[4] Sinan Baydar-Ferhat Öztürk, İlköğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük (8) Ders Kitabı, T.C. MEB Yayınları, Ankara, 2018

 

 

YENİ ALFABEYLE BİR GECEDE CAHİL Mİ KALDIK?

 

1 Kasım 1928'de yasalaşan yeni alfabeyle ilgili olarak Prof. Dr. Teoman Duralı, "Harf inkılâbı soykırımdır"[1] demişti. Kimisi de yeni alfabeyle geçmişten koptuğumuzu, bir gecede cahil kaldığımızı, kültürel soykırım yapıldığını iddia ediyor.

Başta belirtelim ki kiminin belirttiği gibi Latin alfabesi değil latin kökenli Yeni Türk Alfabesi kabul edildi. Anlama çabası olmadan, peşin yargılamak bilimsel de değildir, vicdani de değildir.

Örneğin Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra Göktürk ve Uygur alfabeleri yerine neden Arap Alfabesi kullanıldığını, Arap alfabesiyle geçmişten kopulup kopulmadığını, halkın bir gecede cahil kalıp kalmadığını, dedelerinin mezar taşını okuyup okuyamadıklarını, Osmanlıca yüzünden yer altına gömülen Türkçe'nin olup olmadığını  sorgulamazlar. Çünkü anlama değil yargılama peşindedirler. Aslında temel dertleri Arap alfabesiyle Müslümanlıktan kopulduğuna işaret etmektir ki, bunu da kimileri açıkça belirtiyor.

 

YENİ TÜRK ALFABESİ NEDEN KABUL EDİLDİ?

 

Biz yine de iyi niyetli olan kafası karışık yurttaşlarımızın aklındaki sorulara yanıt vermeye çalışalım.

Öncelikle Yeni Türk Alfabesi'nin neden kabul edildiğini gösterelim.

Yeni alfabe, halkın gündelik hayatta kullandığı dili yazı dili haline getirme çabasıdır. Arapçada 3'ü ünlü, 25'i ünsüz olmak üzere 28 harf vardır. Bu kadar az ünlüsü olan bir alfabe, ünlüsü bol olan Türkçe'nin ses yapısına uygun olmadığından bu harflerin öğrenimi ve okuryazarlığı güçtü. Aynı sese karşılık gelen birden çok harfin olması, harflerin altında ve üstünde bulunan işaretler okumayı zorlaştırıyordu. Dolayısıyla cumhuriyet kurulduğunda, Arapça ya da Farsça kelimelerin yoğun olduğu ve saray çevresinin kullandığı yapay bir dil olan Osmanlıca, halk arasında kullanılmıyordu. Halk Türkçe konuşuyordu ama Osmanlıca okuyamıyor yazamıyordu. Yeni harflerle halkın konuştuğu Türkçe, devlet yazı dili haline geldi. Bu, halkçılık ilkesinin de bir yansımasıdır.

İkinci amaç da okuryazarlığı, dolayısıyla eğitimli insanı artırmaktı. 600 yıllık bir devlet yıkılırken de kadınlar binde dört, erkekler % 7, halk ortalama olarak da % 4 oranında okuryazarlığa sahipti.

 

DİL HALKLAŞTI, HALKIN KÜLTÜRÜ ARTTI

 

Mustafa Kemal Atatürk 1 Kasım 1928'de TBMM'yi açarken "Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması, bu memleketin yükselme uğraşında başlı başına bir geçit olacaktır" diyerek yeni alfabenin kültürde ilerleme sağlayacağını vurguluyordu.

Halkın % 4'ünün okuryazar olduğu bir toplum, bilimde, sanatta, edebiyatta ilerleyemez.

Ziya Gökalp "başka payitahtların hepsinde konuşulan dil ile yazılan dil aynı şeydir. Demek ki konuşma diliyle yazı dilinin farklı olması yalnız İstanbul'a mahsus bir haldir" diyerek Osmanlı'da, sarayın halktan yabancılaşmasına dikkat çekmişti. Yeni alfabe ile kültürümüzü unutmadık; aksine kültürümüzle birleştik. Değişen dil değil yazıydı. Yazı dili halkın dili Türkçe'ye dönüştü. Dolayısıyla devlet halkla buluştu.

Örneğin yeni alfabeye okuryazarlığı artan halk, kültürüyle buluştu. Sadece konuşulurken bildiği Yunus Emre'ye ait şu şiiri, kitap ve dergilerde de öğrenmeye başladı.

"Evvel bahar olmayınca

Kızıl gül açılmaz imiş

Kızıl gül açılmayınca

Bülbül zârı kılmaz imiş"

Böylece halk, kültürüne, yazılı eserleri okuyabilerek her an ulaşma olanağına kavuştu. Dil anlama ve anlaşma aracıdır. Fuzuli, Baki ve Mevlana'yı, Osmanlıca konuşulan dönemde anlayan kişi mi fazla şimdi mi?

Şimdi. Çünkü Osmanlı Devleti'nde yaşayan halk Türkçe konuştuğu ve Osmanlıca bilmediği için Fuzuli, Baki ve Mevlana'yı hem anlayamıyordu hem okuyamıyordu. Çünkü Yunus Türkçe, diğerleri Arapça, Farsça, Rumca söylüyor ve yazıyordu. 1200lü yıllarda yaşayan Yunus Emre ile köprü kurulması yeni alfabeyle olanaklı olmuştur. Kültürel zenginliğimiz yeni alfabeyle korunmuş ve artmıştır. Türkçe'yi kolaylıkla öğrenen halkın kültürel eserlere ulaşımı da kolaylaşmıştır.

 

ALFABE, MİLLETLEŞMEYİ PEKİŞTİRDİ

 

Millet, belli bir alanda tasada ve kıvançta ortaklaşan insan topluluğudur. Bu ortaklaşma birbirini anlaması sayesinde olur. Yeni harflerin kabulünün bir amacının da milletleşmeyi pekiştirmek olduğunu Atatürk, şöyle belirtir:

"Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."[2]

Başbakan İsmet İnönü de şunu söylemiştir:

"Harf İnkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf İnkılâbı'nın bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. (...) Bizim devrimimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur."[3]

Bugün yeni alfabeye itiraz edenlerin neredeyse tamamı "Türk Milleti" kavramıyla sorunludur. İnönü'nün "Arap kültüründen koptuk" sözüne bu nedenle kızarlar.

 

"HARF İNKILABINDA ASIL MAKSAT İSLAMSIZLAŞTIRMAK" MIYDI?

 

Kimisi 1 Kasım 1928'den Atatürk'ün ölümüne değin geçen on yılda okuryazarlığın % 20'lerde olmasını kanıt göstererek yeni alfabenin halk tarafından tutulmadığını ispatlamaya çalışır. Bunu diyenlerin 600 yıllık bir imparatorluktaki okuryazarlığın neden % 4'lerde olduğunu açıklaması gerekir. Cumhuriyet, savaştan çıktığı, yoklukla, hastalıkla mücadele ettiği halde 10 yılda, okuryazarlığı 5-6 katına çıkarmıştır. Bu oran azımsanamaz. 1928'den bugüne yıl sonra okuryazar olmayan yüzde bir kaçlık kesim hariç cumhuriyet başarılı olmuştur. Arap yazısına bağımlı kalınsaydı, bu oran tutturulamazdı. Peki daha neyi sorgulamaktalar? Halk şimdi tekrar Osmanlıca'ya mı dönsün?

Bunu isteyenler var ama itiraz edenlerin neredeyse tamamı bunun gerçekleşmeyeceğini biliyor. Çünkü halka, konuştuğu dilin dışında bir yazı dilini kabul ettirmek, dayatmayla olmaz. Bunu bal gibi biliyorlar. Dertleri Atatürk ve laik cumhuriyetle. Bu amaçlarını "Harf İnkılabında asıl maksat İslamsızlaştırmaktı"[4] diyerek de belirtenler var. Böyle düşünenlere soralım:

Halk Türkçe'ye çevrilen Kuran ile mi daha çok İslam'ı anlamaz mı?

Osmanlıca kullanılırken halk Arapça mı biliyordu ki Kuran'ı anlasın?

Asıl maksat İslamsızlaştırmak olsa Atatürk döneminde yüzbinlerce Kuran meal ve tefsiri basılmazdı.

 

"HARF DEVRİMİ SOYKIRIM" İSE NASIL PROFESÖR OLMUŞ?

 

"Harf inkılâbı soykırımdır" diyen Prof. Dr. Teoman Duralı şunları da belirtiyor:

"Kültür aşısına uğradık. Bunun için geçmişe duyarsız bir milletiz. Biz soykırıma uğramış bir milletiz. Kültürü soykırımı. Hafızası gitmiş...Bunun en önemli müsebbibi yazının katlidir...Peyami Safa'nın müthiş bir lafı var. 'Milli kütüphanesine giripte tek kelime okuyamadan çıkan biricik nesil yeryüzünde.' Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü? Türkiye'nin bağımsızlığa kavuşturulması alfabenin değişmesine mi bağlıydı? Harf inkılâbı soykırımdır."

Duralı daldan dala atlıyor. Tam bir "bu kadar cehalet okumakla mümkündür" durumu. "Türkiye'nin bağımsızlığa kavuşturulması alfabenin değişmesine bağlıydı" diyen yok. Fakat belirteyim ki dil halktan koparsa, devletle halk arasına yabancılık girer. Bu da devlete, millete aidiyeti zamanla ortadan kaldıracağı için Türkiye'nin bağımsızlığı da ortadan kalkar.

Üzülmesin, Milli Kütüphane'ye girip de tek kelime okuyamadan çıkan gencimiz yok. Çünkü eserlerin çoğu Türkçe'ye çevrildi ve gençlerimiz Türkçe biliyor. Onninlerce bilim adamı, araştırmacı da eski eserleri Türkçe'ye çeviriyor. Kültür soykırımı değil kültür devrimi yapıldı. O devrimle kendisi profesör oldu. Anlamadığı dille (Osmanlıca) eğitim yapmanın zorluğuyla belki de eğitim hayatını bırakacaktı.

 

MEZAR TAŞINI OKUMAK İSTEYEN VAR MI?

 

Arap alfabesini bilmeyen kişi, dedesinin mezarını okuyabiliyor muydu ki, bazıları "mezar taşlarını okuyamıyoruz" diyor?

Kaldı ki mezar taşları, artık Türkçe'dir. Benim dedemin mezar taşı da Türkçe ve okuyabiliyorum. Ama daha gerisine okumak istiyorsam Osmanlıca dersleri, kursları var. Öğrenirim. Mezar taşı bilimsel eser mi ki millet mezar taşını okumak istesin!

Kimse sırf mezar taşını okumak için dil öğrenmez. Eski eserleri araştırmak için dil öğrenilir ve öğretiliyor. Dahası eski mezar taşlarını anlayıp bir uzmanlık işidir. Birkaç yıl Osmanlıca okumak yetmiyor. Üniversitelerimizde her yıl on binlerce öğrenci Osmanlıca okuyarak mezun olur. Kimse de bu yeğeni, torunu, kuzeni olan öğrencilere "bana dedemin mezar taşını okuyuver" talebinde bulunmaz.

Osmanlıca eserleri bilimsel araştırmak için okumak istiyorsanız kurslarda öğrenebilirsiniz ama sırf mezar taşı için tarihi geri döndürmenize halk ben size hak da versem kabul etmez. Çünkü halk konuştuğu gibi yazmak ister.

Kültürel eserlerimiz, kütüphanelerde duruyor. İsteyen Türkçesini okur; Türkçe'ye çevrilmemişse eski yazıyı öğrenir. Duralı belirttiği gibi asıl geçmişe duyarlılığı artırma üzerinde durmalıdır. Gençliğe öğrenme, araştırma şevki aşılmazsanız ne Osmanlıca öğrenir ne dedesinin mezar taşını okumak ister.

NOT: Cumhuriyetimizin geleceğine yönelik bağımsızlıkçı aydın ve kurumların yapması gerekenlere dair yeni çıkan "ATATÜRKÇÜLÜK (100 Soru-Yanıt)" kitabım incelenebilir. 10 Kasım'da İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'nda Kaynak Yayınları masasında görüşmek dileğiyle.

 

[1] "Harf devrimine 'soykırım' benzetmesi", Veryansintv.com, 2.11.2019, erişim tarihi 2.11.2019, https://veryansintv.com/harf-devrimine-soykirim-benzetmesi/?fbclid=IwAR0MQQ014sC1oiX3P_A-uo2788mPZTU9Z-pLsNlhTivnMzGp-xxkxTrOLyM

[2] Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.24, s.262.

[3] İsmet İnönü, Cumhuriyet'in İlk Yılları, c.1, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., İstanbul, 1998, s.106-107.

[4] Mustafa Armağan, "Harf İnkılabında asıl maksat İslamsızlaştırmaktı", Yenişafak, 27.11.2016, erişim tarihi 2.11.2016, https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafaarmagan/harf-inkilabinda-asil-maksat-islamsizlastirmakti-2034423

 

 

 


 

ATATÜRK VE SAVAŞ

 

Atatürk'ün "savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir" cümlesi savaş karşıtlığına yorumlanabilir mi?

Barış Pınarı Harekatı'na karşı olmak için "savaşa hayır" sloganını kullanan kesimin önemli iddialarından biri Atatürk'ün 1. Dünya Savaşı'na katılmaya karşı çıktığıdır.

 

 Atatürk, 1. Dünya Savaşı'na katılmayı zorunlu gördü

 

İddianın aksine Atatürk, devleti yöneten İttihat ve Terakki'nin bu savaşta, devleti tarafsız bırakamayacağını İtilaf devletlerinin şu niyetleriyle ortaya koymuştur:

"Tamir olunmaz felaketlere ve elim neticelere vardığından, bugün milletin memnuniyetsizliğini çeken Harbi Umumi'ye iştirak etmemek elbette son derece arzuya değerdi. Fakat buna maddi imkân mevcut değildi. Çünkü iştirak etmemek silahlı bir tarafsızlığı yani Boğazlar'ın kapalı bulundurulmasını icap ettiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafi mevkii, İstanbul'un stratejik vaziyeti, Rusların İtilaf hükümetleri yanında mevki almış olması, bizim seyirci kalmamıza asla müsait değildi. Bundan başka, silahlı bir tarafsızlığın devam ettirilmesi için paramız, silahımız, sanayimiz, özetle lazım olan vasıtalarımız mevcut değildi. İtilaf devletlerinin bilhassa İngilizlerin para vermemesi bir yana, gemilerimizi zapt ve milletin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği İnşaatı Bahriye'ye ait yedi milyon liramızı da gasp eylemeleri ve İtilaf Devletlerinin harp ilanıyla beraber bizim harbe girişimizden daha dört ay evvel tamamen Osmanlı hükümeti zararına bir Ermenistan cumhuriyeti teşkiline karar verdiklerini ilan eylemiş olmaları ve hatta Bolşeviklerin yayımladığı gizli antlaşmalardan anlaşıldığına göre, İstanbul'un Çarlık Rusya'sına vaat edilmiş olması, harbe İtilaf devletleri aleyhine girmekliğin kaçınılmaz olduğunu gösterir açık delillerdendir. Bir de İngiltere ve Fransa'nın, kendisine İstanbul'u vaat eyledikleri Rusya dururken, uğursuz Balkan Harbi'nden sonra hiçbir askeri kıymet ve milli mevcudiyet atfeylemedikleri milletimizi, kendilerine iltihak eylemeyi farz etsek bile, tercih edeceğini tasavvur eylemek elbette doğru olamaz."[1]

Atatürk, 1. Dünya Savaşı'nı, padişahın tahtını kurtarma savaşı olarak değil vatan savaşı olarak gördü. Padişaha mı hükümete mi yarar, diye düşünmedi. "Söz konusu vatansa gerisi teferruattır" dedi.

Çünkü Çanakkale'nin geçilmesi, İstanbul'un ele geçirilmesi ve devletin sonu demekti. Sofya'da askeri ateşe iken görev istedi ve Çanakkale'ye atandı.

Ya da 19 Mayıs 1919'ta Samsun'a çıkmadan önce "padişahın beni Anadolu'ya yollatmasını istiyorum ama Türklerin elindeki silahları alarak padişahın yararına çalışıyorum, vazgeçeyim" veya "savaşmadan, emperyalistlerden ne koparırsam kardır" demedi. İşin en sonunda silaha dayanacağının bilincindeydi. Anadolu'ya gitmenin vatan savaşının başarısı için şart olduğunu biliyordu.

İstanbul Hükümeti adına Salih Paşa'yla imzaladığı Amasya Görüşmeleri'nin maddeleri için "milli mücadeleyi veren benim, şimdi bu görüşme ve mutabakatla padişahı ve İstanbul Hükümeti'ni milli mücadelenin ortağı haline getirerek otoritelerinin pekişmesine neden oluyorum" demedi.

Diyalektik düşünmek ve esası (önceliği) tespit önemlidir

Atatürk'ün önemli özelliğidir süreci diyalektik değerlendirmek. Diyalektik düşünmek, tek tek olayların birbiriyle bağlantısını kurmak, sürecin neye evrildiğini görebilmektir. Kısaca ağaçları değil, ormanı görmektir. Yaşananların esasını tespit etti. Milli mücadelenin en sonunda halife-padişahlığı önüne katacağını gördü. Padişah ve İstanbul Hükümeti ya mücadeleye katılıp meclisin belirlediği düzende etkisiz şekilde yer alacaktı ya da tasfiye olacaktı.

Atatürk de padişaha, hükümete yarar gibi görünen tek tek olayları değil sürecin bütününe baktı. Mücadeleye önderlik edenin milletin güvenini kazanacağını gördü. Önceliği vatana verdi. Padişah ve hükümetle anlaşırsa cumhuriyet kuramam, laikliği tesis edemem, kadın-erkek eşitliğini sağlayamam kaygılarını tali mesele gördü. Aslolan vatandı. Vatan savaşı tüm tali meseleleri çözecek ana meseleydi.

Çanakkale'de "padişahın tahtını koruması derdim olamaz" deyip ataşe olduğu yerde kalabilirdi. O zaman da milli kahraman olarak ortaya çıkamazdı.

Kurtuluş Savaşında Millet Meclisi'nin ve milletin padişaha bağlılık bildirilerine, ortak mücadele isteklerine sırt çevirip "bunlar hain, ben cumhuriyet kuracağım, ne diyorsunuz siz" deseydi, tüm çabalarına rağmen padişahın emperyalizm işbirlikçisi olduğunu millete ve meclise kanıtlayamaz ve saltanatın kaldırılmasına ikna edemezdi.

Hayat, niyetlerle değil zorunluluklarla ilerliyor

Atatürk de her mücadelede, padişah, hükümetin niyetlerinin, hesaplarının farklı olacağını biliyordu ama mücadelesinin esasını başkasının hesapları, tavizleri, tutarsızlığı değil vatan savunması belirliyordu.

Atatürk milli mücadeleye başlamadan önce, meseleyi "saray savaşı" olarak görüp,
önceliğini vatan yerine, milli mücadele başarıya ulaşır mıydı?

Ulaşamazdı. Diyalektik düşünelim. Süreç, iktidarın ABD'ye verdiği tavizlere, tutarsızlıklarına, milleti birleştirmekte yetersizliklerine, Esad ile anlaşmamasına rağmen ABD'den bağımsızlaşmaya, Suriye ile işbirliğine doğru ilerliyor. ABD, harekata razı olmadığı belirterek şimdilik 30 km geri çekilmiştir. Süreç ABD'nin daha da gerilemesine ilerliyor. İran, Çin, Rusya Adana Mutabakatı'na, Esad ile işbirliğine dikkat çektiler. Bu, her şeyin iktidarın hesaplarıyla yürümeyeceğini, zorunlulukları dikkate alması gerektiğini gösteriyor.

Diplomasiyi etkili kılan silahtır

Atatürk, savaştan kaçmadığı gibi, sava içinde de diplomasiyi kullanmıştır ama diplomasiyi etkili kılanın silah olduğunu bilmektedir.

Ülkemiz yıllardır diplomasi uygulamış ama ABD, PYD'ye silah vermekten vazgeçmemiştir. Şimdi ordumuz Fırat'ın doğusuna girince ABD çekilmiş ve karşımıza çıkamamıştır. Harekat içinde de diplomasi uygulanmaktadır, uygulanmalıdır. Fakat ABD ve işbirlikçileri silahtan anlamaktadır. Bu bizim değil tüm diplomatik çabalara rağmen ABD'nin tercihi olmuştur.

Atatürk'ün "savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir" cümlesi, diplomasinin sonuç vermemesi, ABD'nin PYD ordusu kurması, devlet kurmaya çalışması, Suriye'yi bölmesi nedenleriyle güvenliğimize yönelik tehdit içermesi dolayısıyla vatan savunması durumu oluşmuştur. Dolayısıyla harekat zorunludur.

Atatürk'ün bu cümlesi, bu şartlar altında savaş karşıtlığına değil, vatan savunması için harekatın zorunluluğuna yorumlanmalıdır.

Yapılması gereken Esad ile el sıkışıp bölge ülkeleriyle koordineli şekilde PYD'yi ve ABD'yi Suriye'nin tümünden çıkarmak, daha sonra Suriyelilere yerleşim yerleri kurmanın yanlışlığı anlatılarak Esad'ın tüm Suriye'de egemen olmasını sağlamaktır. Muhalefet bu eksende yapılarak tavizler, tutarsızlıkların giderilmesine çalışılmalıdır.

Not: Atatürk'ün savaşa dair fikirlerini bu ayın sonunda çıkacak "100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK" kitabımdan daha geniş okuyabilirsiniz.

Tarihçi

Mustafa Solak


Rogg & Nok Haber Servisi:- Rogg & Nok Bağımsı Özgür Fikir, Düşünce yazar Grubu

E-Posta ile gönderilen veya direk Web sitesine yayınlanması için gönderilen yazıların fotoğraf gibi tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında Web sitemizde yapılmıştır.
Kişisel veya kurumsal Demokratik düşünce ve kanaatlerimiz engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"Yazar olan biz Hakkımızdaki veya kullanıcıların kullandıkları web sitesindeki yayınlanan haberler dolayısı ile olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarımız saklı kalmak üzere, peşinen reddederiz…

OKUYUCU YORUMLARI

UYARI:Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.(Yorum Yapanın Taahütü)Yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Ad Soyad
E-Posta
Güvenlik Kodu: Guvenlik
Yorum
Copyright ©2010 - Tüm hakları saklıdır.
PHP Haber Sitesi Türkiye Tasarım
Rogg&Nok Haber- Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz Ve kaynak gösterilmeden Alıntı Yapılamaz. Yayınlanan Tüm Haber Ve Açıklamalar İlk Kaynaktan Ulaştırılan Açıklamalardır. Sitemiz Bu Açıklamalara Ekleme Veya Müdahelede Bulunmadan Yayınlar. Yorum,Makale, Sizden Gelenler Bölümündeki Yazılardan Yazanlar Sorumludur. Harici Bilgiler Ayrı Bir Sayfada Açılır. Rogg&Nok Haber Bu Linkler Ve İçeriklerinden Sorumlu Değildir.Her Türlü Haber Ve İletişim İçin roggnok@gmail.com Adresini kullanabilirsiniz. Sitemizden Daha İyi Yararlanabilmek için Gizlilik İlekeleri Ve Yayın Prensiplerimzi Okuyunuz. En İyi İnt Exp 8+ 1024x768 Görüntülenir